Her Zaman İyi Hissetmek Zorunda Değiliz
Her Zaman İyi Hissetmek Zorunda Değiliz
Mutlu olmaya çalışırken kendimize yüklediğimiz görünmez baskı, bazen hissettiğimiz duygunun kendisinden daha yorucu olabilir.
Günümüzde insanlardan beklenen şeylerden biri de iyi olmaktır. İşler yolunda gitmeli, hedefler gerçekleştirilmeli, ilişkiler sağlıklı ilerlemeli ve bütün bunlar olurken kişi kendisini mümkün olduğunca iyi hissetmelidir. Üzgünsek toparlanmalı, kaygılıysak sakinleşmeli, motivasyonumuzu kaybettiysek yeniden harekete geçmeliyiz. Sanki hayatın doğal akışı içinde ortaya çıkan her olumsuz duygu, mümkün olan en kısa sürede ortadan kaldırılması gereken bir problemmiş gibi ele alınır.
Peki, gerçekten her zaman iyi hissetmek zorunda mıyız?
Bir sabah mutsuz uyandığımızda, gün içinde yaşadığımız bir olay bizi hayal kırıklığına uğrattığında ya da gelecekle ilgili kaygılarımız arttığında, çoğu zaman önce bu duygularla baş etmeye çalışırız. Kendimize olumlu düşünmemiz gerektiğini söyler, yaşadıklarımızın iyi taraflarını bulmaya uğraşır veya başkalarının bizden daha zor koşullarda yaşadığını hatırlatarak hissettiklerimizi önemsizleştiririz. Bazen çevremizden de benzer mesajlar alırız: “Her şeyin bir sebebi var”, “Kafana takma”, “Olumlu düşün, olumlu olsun.”
Bu cümleler iyi niyetle söylenebilir. Ancak her duygunun hemen değiştirilmesi gerektiği düşüncesi, zamanla insanın kendi iç dünyasıyla kurduğu ilişkiyi zorlaştırabilir. Çünkü bir duyguyu yaşamakla o duygunun içinde kaybolmak aynı şey değildir. Üzüntü hissetmek, hayatımızın bütünüyle kötü olduğu anlamına gelmez. Kaygılanmak, baş edemeyeceğimizi göstermez. Bazen yalnızca zor bir dönemden geçiyoruzdur.
Duygularımızı neden hemen değiştirmek istiyoruz?
İnsan zihni, tehdit olarak algıladığı durumları fark etmeye ve rahatsızlığı azaltmaya yönelir. Bu eğilim, tehlikelerden korunmamıza yardımcı olur. Ancak aynı yaklaşımı bütün duygularımıza uyguladığımızda, üzülmeyi, korkmayı ya da öfkelenmeyi de ortadan kaldırılması gereken durumlar olarak görmeye başlayabiliriz.
Örneğin önemli bir sınava hazırlanan bir kişinin kaygı hissettiğini düşünelim. Bu kaygı, onun için anlamlı olan bir hedefle karşı karşıya olduğunun göstergesi olabilir. Ancak kişi kaygılanmaması gerektiğine inanıyorsa, bir süre sonra yalnızca sınavla değil, kaygılandığı için kendisiyle de mücadele etmeye başlayabilir. İlk kaygısına bir de “Neden bu kadar kaygılıyım?” düşüncesi eklenir. Böylece kişi hem yaşadığı durumla hem de kendi duygusuna yönelik olumsuz değerlendirmesiyle uğraşır.
Benzer bir durum üzüntüde, öfkede ve hayal kırıklığında da ortaya çıkabilir. Bir duyguyu hissetmememiz gerektiğine inandığımızda, onu anlamaya ayırabileceğimiz dikkati kendimizi düzeltmeye harcayabiliriz.
Oysa duygular yalnızca iyi ya da kötü olarak sınıflandırılabilecek deneyimler değildir. Çoğu zaman ihtiyaçlarımız, beklentilerimiz, sınırlarımız ve yaşadıklarımızla ilgili bize bilgi verirler. Öfke, ihlal edildiğini düşündüğümüz bir sınırla ilişkili olabilir. Üzüntü, bizim için değerli olan bir şeyin kaybına eşlik edebilir. Kaygı ise belirsizlik karşısında kendimizi güvende hissetme ihtiyacımızı görünür kılabilir.
Elbette her duygu, durumun gerçekte nasıl olduğuna ilişkin kesin bir kanıt değildir. Kaygılanmamız mutlaka tehlikede olduğumuz, öfkelenmemiz mutlaka haksızlığa uğradığımız anlamına gelmez. Ancak duygularımızı hemen susturmak yerine onları anlamaya çalışmak, yaşadığımız durumu daha sağlıklı değerlendirmemize yardımcı olabilir.
Olumlu düşünmek her zaman çözüm müdür?
Olumlu düşünmek, zorlayıcı deneyimler karşısında farklı ihtimalleri görebilmemizi sağlayabilir. Bir sorunun yalnızca olumsuz tarafına odaklanmak yerine çözüm yollarını değerlendirmek, umut duygusunu korumak açısından yararlıdır. Sorun, olumlu düşünmenin her koşulda uygulanması gereken bir zorunluluk hâline gelmesiyle başlar.
Bir kayıp yaşayan kişiye hemen güçlü olması gerektiğini söylemek, onun acısını ortadan kaldırmaz. İşinde başarısızlık yaşayan birine yalnızca bunun yeni fırsatlara kapı açacağını hatırlatmak, yaşadığı hayal kırıklığını anlamlandırmasına tek başına yetmeyebilir. Bazen bir insanın ihtiyacı, olayın olumlu tarafını görmekten önce, yaşadığı şeyin kendisi için neden zor olduğunu anlayabilmektir.
Psikolojide duygusal deneyimlere alan açmak, her duyguyu olduğu gibi davranışa dönüştürmek ya da olumsuz düşünceleri sorgulamadan kabul etmek anlamına gelmez. Burada söz konusu olan, bir duygunun varlığını kabul ederken onun bizi yönetmesine mecbur olmadığımızı da fark edebilmektir.
Örneğin öfkelendiğimizde öfkemizi inkâr etmek zorunda değiliz; ancak öfkeyle hareket edip karşımızdaki kişiyi incitmek de zorunda değiliz. Kaygı duyduğumuzda kaygımızın hemen ortadan kalkmasını beklemeden, bizim için önemli olan bir adımı atabiliriz. Üzgün olduğumuzda ise kendimize toparlanmak için zaman tanıyabiliriz.
Duygularımızı kabul etmek ile onlara teslim olmak arasındaki fark, tam da burada ortaya çıkar.
Kendimize gösterdiğimiz anlayış neden önemli?
Başkaları zor bir dönemden geçtiğinde onlara karşı anlayışlı olmak çoğu zaman daha kolaydır. Bir arkadaşımız başarısız olduğunda onu tek bir hatası üzerinden değerlendirmeyiz. Sevdiğimiz biri üzgün olduğunda hemen neşelenmesini beklemeyiz. Ona zaman tanır, yaşadıklarını anlatmasına izin veririz.
Ancak aynı durum bizim başımıza geldiğinde daha katı davranabiliriz. Hata yaptığımızda kendimizi acımasızca eleştirebilir, yeterince üretken olmadığımızda suçluluk duyabilir, duygusal olarak zorlandığımızda kendimizi yetersiz görebiliriz. Sanki kendimize karşı anlayışlı olmayı hak etmek için önce her şeyi yoluna koymamız gerekiyormuş gibi davranırız.
Oysa insan olmak, her zaman dengeli, kararlı ve güçlü hissetmek demek değildir. Bazen bildiğimiz şeyleri uygulamakta zorlanabilir, daha önce kolayca başa çıktığımız durumlarda bile kendimizi yetersiz hissedebiliriz. Bu deneyimler, bütün kişiliğimizi tanımlayan özellikler değil, belirli koşullar altında yaşadığımız insani durumlardır.
Kendimize şefkat göstermek, yaptığımız hataları görmezden gelmek ya da sorumluluklarımızdan kaçmak anlamına gelmez. Kendimizi aşağılamadan da hatalarımızı değerlendirebiliriz. Eksiklerimizi kabul ederken değerimizi yalnızca başarılarımız üzerinden belirlemek zorunda olmadığımızı hatırlayabiliriz.
Bazen ilerleyebilmek için kendimize daha fazla baskı uygulamamız değil, neden zorlandığımızı anlayabilmemiz gerekir.
Belki de iyi olmak, her zaman iyi hissetmek değildir.
İyi oluş halini yalnızca mutlu olduğumuz, kaygı yaşamadığımız ya da hayatımızdaki sorunları çözdüğümüz zamanlarla tanımlarsak, insan deneyiminin önemli bir bölümünü dışarıda bırakırız. Çünkü hayatın içinde belirsizlikler, kayıplar, başarısızlıklar ve kontrol edemediğimiz değişimler de vardır. Hiçbirimiz bütün bunlardan etkilenmeden yaşamımızı sürdüremeyiz.
Belki de psikolojik açıdan daha anlamlı olan, kendimizi her zaman mutlu hissetmeye zorlamak yerine farklı duygular yaşadığımızda da kendimizle ilişkimizi sürdürebilmektir. Üzgünken kendimizi suçlamamak, kaygılıyken bütün kararlarımızı korkularımıza göre vermemek, başarısız olduğumuzda kendimizi bütünüyle başarısız ilan etmemek…
Bunun için bazen kendimize basit ama önemli bir soru sorabiliriz: “Şu an hissettiğim duyguyu hemen değiştirmeye çalışmak yerine, onun bana ne anlatmaya çalıştığını anlamak için kendime biraz zaman tanısam ne olurdu?”
Bu sorunun her zaman kolay bir cevabı olmayabilir. Bazı duyguların anlaşılması ve yönetilmesi zaman alabilir. Uzun süre devam eden, günlük yaşamımızı belirgin biçimde etkileyen veya baş etmekte zorlandığımız duygusal durumlarda profesyonel destek almak da önemli bir adımdır.
Ancak her zor duyguyu bir an önce ortadan kaldırmamız gerektiği düşüncesini sorgulamak, kendimizle kurduğumuz ilişkiyi değiştirebilir.
Belki de kendimize verebileceğimiz en önemli izin, her gün aynı ölçüde güçlü, üretken ya da mutlu olmak zorunda olmadığımızı kabul etmektir.
Çünkü insan olmak, yalnızca iyi hissettiğimiz günlerden ibaret değildir. Bazen kendimizi iyi hissetmediğimiz bir günde de hayatımıza devam edebilir, kendimize iyi davranabilir ve bizim için anlamlı olan şeylere yönelmeyi sürdürebiliriz.
Belki de gerçek güç, her zaman iyi hissetmekte değil; iyi hissetmediğimiz zamanlarda da kendimize karşı anlayışımızı koruyabilmektedir.
Kaynakça
- Gross, J. J. (1998). The emerging field of emotion regulation: An integrative review. Review of General Psychology, 2(3), 271–299. https://doi.org/10.1037/1089-2680.2.3.271
- Neff, K. D. (2003). Self-compassion: An alternative conceptualization of a healthy attitude toward oneself. Self and Identity, 2(2), 85–101. https://doi.org/10.1080/15298860309032
- Hayes, S. C., & Wilson, K. G. (1994). Acceptance and commitment therapy: Altering the verbal support for experiential avoidance. The Behavior Analyst, 17(2), 289–303. https://doi.org/10.1007/BF03392677



