Psikolog BulŞehrinde bir uzman
Salı, Ekim 27, 2026

Sevmek mi, Kendini Yitirmek mi?

Sanem Oktan Yazar: Sanem Oktan
8 dk.okuma süresi
Sevmek mi, Kendini Yitirmek mi?

“Erkeklerin bizim gibi sevebildiklerini mi sanıyorsunuz hâlâ?”

Bazen bir filmde duyduğumuz tek bir cümle, kendi hayatımızdan bir sahneyi gözümüzün önüne getirir. Belki defalarca affettiğimiz birini, değişmesini beklediğimiz bir ilişkiyi ya da kendimize bile itiraf edemediğimiz bir kırgınlığı… Dangerous Liaisons (Tehlikeli İlişkiler) filmindeki Madame de Rosemonde’un bu sözleri de tam olarak böyle bir yerden yakalıyor insanı.

Rosemonde, erkeklerin sevgiyi kadınlar gibi yaşamadığını savunuyor. Ona göre erkekler hissettikleri mutluluğun tadını çıkarırken kadınlar, sevdikleri insana mutluluk vermekten ve onu mutlu görmekten haz alıyor. Erkeklerin tek bir kişiye bütünüyle bağlanamayacağını, aşkın bir kadına mutluluktan çok hayal kırıklığı getirebileceğini düşünüyor. Hatta sözünü hiç yumuşatmıyor: “Aşkı en çok hak edenler, aşk sayesinde asla mutlu olamaz.”

Peki, gerçekten öyle mi? Çok seven insanların mutsuz olmaya daha yatkın olduğuna inanmak zorunda mıyız? Yoksa yıllardır aşk hakkında dinlediğimiz hikayeler, acıyı sevginin doğal bir parçasıymış gibi görmemize mi neden oluyor?

Rosemonde’un Karamsarlığı: Seven mi Daha Çok Acı Çeker?

Rosemonde’un sözlerinde insanı rahatsız eden bir şey var. Belki de bizi rahatsız eden, söylediklerinin bütünüyle yabancı gelmemesi.

Hiç birinin seni kırdığı hâlde onu anlamaya çalıştın mı? Sana neden böyle davrandığını açıklayacak bir sebep bulmak için kendini yorduğun, onun hatalarını kendi davranışlarınla ilişkilendirdiğin ya da sırf onu kaybetmemek için söylemek istediklerini içine attığın oldu mu?

Belki kendine defalarca, “Biraz daha sabretsem düzelir,” dedin. Onun iyi yanlarını hatırladın, güzel anlarını düşündün ve yaşadığın hayal kırıklıklarını geçici olduğuna inanmak istediğin bir dönemin içine yerleştirdin. Bir noktada ilişkinin iyi gitmesi için yalnızca sevmekle kalmadın; anlamaya, affetmeye, beklemeye ve telafi etmeye de başladın.

İşte Rosemonde’un düşüncesi tam burada anlam kazanıyor. Bir insan, sevdiği kişiyi mutlu etmeyi kendi mutluluğunun önüne koyduğunda, ilişkinin nasıl hissettirdiğinden çok karşısındaki insanın nasıl hissettiğine odaklanabilir. Onun huzurlu olması, kendi huzurundan daha önemli hale gelebilir.

Fakat burada bir ayrım yapmak gerekiyor: Bu, erkeklerin doğaları gereği sadakatsiz olduğu ya da kadınların doğaları gereği daha çok sevdiği anlamına gelmez. Rosemonde’un düşünceleri, filmin geçtiği dönemin toplumsal kabullerini ve kadınların ilişkilerde üstlendiği rollere dair karamsar bir bakışı yansıtıyor. Bugün de bazı ilişkilerde benzer bir dengesizlikle karşılaşabiliyoruz. Bir taraf sevgiyi paylaşırken diğeri yalnızca o sevgiden yararlanıyorsa, bir süre sonra ilişki iki kişinin ortak mutluluğu olmaktan çıkabiliyor.

Belki de asıl soru, kimin daha çok sevdiği değil. Neden bazı insanlar sevilmek için bu kadar çok şey vermeleri gerektiğine inanıyor?

Peki, Neden Böyle Olmak Zorunda?

Rosemonde’un sözlerinden sonra Madame de Tourvel’in verdiği karşılık, benim için bu sahnenin en çarpıcı noktalarından biri: “Ama neden? Neden böyle olmak zorunda?”

Bu soru, ilk bakışta yalnızca bir itiraz gibi görünebilir. Oysa içinde çok daha fazlası var. Tourvel, kendisine anlatılan bu karamsar gerçeği olduğu gibi kabul etmek istemiyor. Aşkın neden mutsuzlukla sonuçlanması gerektiğini, sevmeye değer olmanın neden mutlu olmaya yetmediğini sorguluyor.

Belki de bu yüzden onun sorusu yalnızca filmdeki bir karaktere ait değil. Hayatında bir kez bile karşılıksız sevildiğini hisseden, ihanete uğrayan ya da bir ilişkinin içinde kendisini giderek daha yalnız bulan herkesin sorabileceği bir soru.

Neden ben bu kadar çabalarken hâlâ mutsuzum? Neden birini sevmek, bazen kendimden vazgeçmek anlamına geliyor? Neden bir ilişkiyi ayakta tutmak için sürekli benim daha anlayışlı olmam gerekiyor?

Tourvel’in başkaldırısı bana, insanın kendisine öğretilenleri sorgulamaya başladığı o anı hatırlatıyor. Çünkü mutsuzluğa alışmakla mutsuzluğun kaçınılmaz olduğuna inanmak aynı şey değil. Bir noktada insan, yaşadıklarının yalnızca katlanması gereken şeyler olmadığını fark edebilir.

Üstelik Tourvel’in itirazı, hikayesinin acı veren tarafını da daha görünür kılıyor. Valmont’a duyduğu aşk, onun için yalnızca güzel duygulardan ibaret değil; inançlarıyla, değerleriyle ve kendisiyle kurduğu ilişkiyle de çatışıyor. Sevdiği kişiye duyduğu bağlılık arttıkça kendi içinde yaşadığı mücadele de ağırlaşıyor. Bazen birini sevmek, o kişiye yaklaşmakla kendinden uzaklaşmak arasında sıkışıp kalmak demek olabiliyor.

Peki, bir aşkın bu kadar acı vermesi, onun daha gerçek olduğu anlamına mı gelir?

Sevilmek İçin Kendinden Ne Kadar Vazgeçebilirsin?

Belki de ilişkilerdeki en tehlikeli düşüncelerden biri, gerçek sevginin mutlaka bir bedeli olması gerektiğine inanmaktır. Çünkü bu düşünceyi benimsediğimizde acıya yalnızca katlanmakla kalmayız; ona anlam da yüklemeye başlarız.

Bizi üzen birinin davranışlarını aşkın zorluklarıyla açıklarız. Karşılanmayan ihtiyaçlarımızı fazla beklentilerimiz olarak görürüz. Bir ilişkiyi sürdürmek için kendimizden ödün verdikçe daha iyi bir partner olduğumuzu düşünebiliriz.

Özellikle kadınlardan anlayışlı olmaları, ilişkileri korumaları ve duygusal yükleri üstlenmeleri beklenebiliyor. Bir tartışmadan sonra ortamı yumuşatan, sorunları çözmeye çalışan, karşısındakinin duygularını anlamaya uğraşan kişi çoğu zaman aynı kişi oluyor. Arlie Russell Hochschild’in duygusal emek üzerine çalışmaları, duyguların toplumsal beklentiler doğrultusunda nasıl yönetildiğini anlamak için önemli bir çerçeve sunuyor.

Elbette bir ilişkide fedakarlık yapmak, anlayış göstermek ve bazen kendi isteklerimizden ödün vermek son derece doğal. Sorun, bunların karşılıklı olmaktan çıkmasıyla başlıyor. Sen onun ihtiyaçlarını gözetirken kendi ihtiyaçlarını dile getirmekten çekiniyorsan, bu ilişkiyi gerçekten birlikte mi yaşıyorsunuz?

Bazen insan, karşısındaki kişinin bir gün değişeceğine o kadar çok inanıyor ki bugünkü mutsuzluğunu görmezden geliyor. Hatta onun bir gün dönüşeceğine inandığı halini de seviyor. Güzel günlerin geri geleceğini düşünüyor, geçmişte hissettiği mutluluğu gelecekte de yaşayabilmek için bugünün acısına katlanıyor. Belki de bir gün her şeyin düzeleceği ihtimali, bugünün gerçekliğinden daha güçlü geliyor.

Maier ve Seligman’ın öğrenilmiş çaresizlik üzerine çalışmaları, kontrol edilemeyen olumsuz deneyimlerin kişinin beklentilerini ve harekete geçme isteğini nasıl etkileyebildiğini açıklıyor. Bu kavram her mutsuz ilişkiyi açıklamaz; ancak insanın bir şeyleri değiştiremeyeceğine inanmaya başladığında seçeneklerini değerlendirmekte neden zorlanabileceğini anlamamıza yardımcı olur.

Yine de şunu unutmamak gerekiyor: Bir ilişkide kalmak her zaman güçsüzlük, ayrılmak da her zaman kolaylık değildir. İnsanların duygusal bağları, koşulları ve korkuları birbirinden farklıdır. Buradaki mesele birini yargılamak değil, sevgiyi yaşarken kendimize ne olduğunu fark edebilmektir.

Rosemonde’un karamsarlığı ile Tourvel’in itirazı arasında bir yerde duruyoruz aslında. Bir tarafta aşkın insanı mutsuz edeceğine inanan, hayal kırıklığını neredeyse kaçınılmaz gören bir ses var. Diğer tarafta ise bu mutsuzluğu kabullenmek istemeyen, “Neden böyle olmak zorunda?” diye soran bir kadın.

Belki de bu iki karakter arasındaki asıl fark, birinin acıyı hayatın gerçeği olarak görmesi, diğerinin ise bu gerçeği sorgulamaya çalışmasıdır.

Rosemonde’un söylediklerini bütün erkeklere mal edemeyiz. Sadakat de sevgi de cinsiyetin tek başına belirlediği özellikler değil. Ancak onun sözleri, ilişkilerdeki eşitsiz beklentileri ve bazı insanların sevilmek uğruna kendilerini ne kadar geri plana atabildiğini düşünmemiz için bir fırsat sunuyor.

Belki bugün kendimize şu soruları sorabiliriz: Bu ilişkide kendim gibi davranabiliyor muyum? İhtiyaçlarımı dile getirdiğimde duyuluyor muyum? Sevildiğimi hissetmek için sürekli bir şeyleri kanıtlamam gerekiyor mu?

Bu soruların cevapları her zaman kolay olmayabilir. Ama bazen değişim, hemen bir karar vermekle değil, yıllardır normal kabul ettiğimiz bir şeyi ilk kez sorgulamakla başlar.

Çünkü aşkı hak etmek için acı çekmek zorunda değiliz. Birini mutlu ederken kendimizi mutsuz etmek, sevgimizin büyüklüğünü kanıtlamaz. Ve birinin bizi sevmesi için kendi ihtiyaçlarımızı, sınırlarımızı ya da mutluluğumuzu ortadan kaldırmamız gerekmez.

Belki de Rosemonde’un düşüncesine verilebilecek en güzel cevap, Tourvel’in o kısa sorusunda saklıdır:

Neden böyle olmak zorunda?

Belki de olmak zorunda değildir. Belki de asıl mesele, aşkın bizi ne kadar incitebileceğini öğrenmek değil, incinmeyi sevginin değişmez bir koşulu olarak görmeyi bırakmaktır.

Çünkü bir başkasını severken kendimizi de sevebiliriz. Ve belki de en çok hak ettiğimiz mutluluk, bir gün birinin bizi kurtarmasını beklemek değil, kendi mutluluğumuzdan vazgeçmek zorunda olmadığımızı fark etmektir.

Kaynakça

  • Hochschild, A. R. (1983). The Managed Heart: Commercialization of Human Feeling. University of California Press. Laclos, P. C. de. (1782). Les Liaisons dangereuses [Tehlikeli İlişkiler].
  • Maier, S. F., & Seligman, M. E. P. (2016). Learned helplessness at fifty: Insights from neuroscience. Psychological Review, 123(4), 349–367. https://doi.org/10.1037/rev0000033
  • Dangerous Liaisons (1988). Directed by Stephen Frears.
Sanem Oktan Sanem Oktan
Sanem Oktan, Bahçeşehir Üniversitesi Psikoloji Bölümü'nden onur derecesi ile mezun olmuş bir psikologdur. Lisans eğitimi süresince katıldığı çeşitli eğitim programları ve seminerlerle teorik altyapısını güçlendirmiş; farklı danışmanlık merkezleri ve kurumlarda gönüllü stajlar yaparak uygulamalı deneyim kazanmıştır. İnsan davranışlarını anlamaya yönelik ilgisi, onu sadece öğrenmeye değil, aynı zamanda üretmeye de yönlendirmiştir. Edindiği bilgi ve gözlemleri doğrultusunda yazılar yazarak toplumun ruh sağlığına katkı sunmayı amaçlamakta ve psikolojiyi daha erişilebilir kılmak adına aktif bir şekilde kendini geliştirmektedir.

Cevap Ver

Lütfen isminizi buraya giriniz
Yanlış bir e-posta adresi girdiniz!
Lütfen e-posta adresinizi buraya girin

Lütfen yorumunuzu giriniz!