Çocukluğumuzun Görünmez Kurallarıyla Yaşamak
Çocukluğumuzun Görünmez Kurallarıyla Yaşamak
Konu: Çocukluk yaşantılarının yetişkinlikteki düşünce, duygu ve davranış örüntülerine etkisi. Çocukken bazı şeyleri öğrenmeyiz; onlara uyum sağlamayı öğreniriz. Üzüldüğümüzde susmayı, hata yaptığımızda kendimizi suçlamayı, sevilmek için beklentileri karşılamayı ya da başkalarının ihtiyaçlarını kendi ihtiyaçlarımızın önüne koymayı… Bazen bu kurallar bize açıkça söylenir, bazen de içinde büyüdüğümüz ilişkilerin sessiz diliyle öğrenilir. Yıllar geçer, büyürüz; ancak bir zamanlar bizi koruduğunu düşündüğümüz bu kurallar, farkında olmadan yetişkinlik hayatımızı yönetmeye devam edebilir.
Bir yetişkinin neden hayır demekte zorlandığını, neden hata yaptığında kendisini acımasızca eleştirdiğini ya da neden yakın ilişkilerinde sürekli onaylanmaya ihtiyaç duyduğunu anlamak için yalnızca bugünkü davranışlarına bakmak yeterli olmayabilir. Bu davranışların ardında, geçmişte öğrenilmiş ve zamanla kişinin kendisi hakkındaki düşüncelerine yerleşmiş inançlar bulunabilir.
Çocuklukta şekillenen bu inançlar, dünyayı ve ilişkileri nasıl yorumladığımızı etkiler. Üstelik çoğu zaman onları birer öğrenilmiş kural olarak değil, hayatın değişmez gerçekleri olarak kabul ederiz. Peki, bir zamanlar uyum sağlamamıza yardımcı olan bu kurallar, yetişkin olduğumuzda hâlâ bize hizmet ediyor mu?
Çocuklukta Öğrenilen Kurallar Nasıl Oluşur?
Çocuklar, dünyayı yalnızca kendilerine söylenen sözlerle değil, ilişkilerinde tekrar tekrar deneyimledikleri durumlar aracılığıyla da öğrenir. Duygularına nasıl karşılık verildiği, hata yaptıklarında nasıl davranıldığı, başarılarının nasıl değerlendirildiği ve ihtiyaçlarının ne ölçüde karşılandığı; zamanla kendileri ve başkaları hakkında geliştirdikleri inançları etkileyebilir.
Örneğin, üzüldüğünde duygularının küçümsendiği bir çocuk, zamanla duygularını ifade etmenin gereksiz ya da kabul edilemez olduğu sonucuna varabilir. Başarılı olduğunda takdir edilen, ancak başarısızlığında eleştirilen bir çocuk ise değerli olmanın başarıya bağlı olduğuna inanabilir. Evde huzuru korumak için sürekli başkalarının isteklerine uyum sağlamak zorunda kalan bir çocuk, kendi ihtiyaçlarını dile getirmeyi bencillik olarak değerlendirmeye başlayabilir.
Bu deneyimlerin her çocukta aynı sonucu doğurması beklenmez. Çocuğun mizacı, çevresindeki diğer destekleyici ilişkiler ve yaşadığı deneyimlerin niteliği de bu süreçte rol oynar. Bununla birlikte, tekrar eden yaşantılar bazı düşünce ve davranış biçimlerinin giderek daha tanıdık hâle gelmesine zemin hazırlayabilir.
Çocuk, içinde bulunduğu koşulları yetişkinler gibi değerlendiremez. Yaşadıklarına anlam vermeye, çevresindeki ilişkilerde kendisine bir yer bulmaya ve ihtiyaçlarını karşılamanın yollarını öğrenmeye çalışır. Bu süreçte geliştirdiği bazı kurallar, o dönem için anlaşılır bir uyum sağlama çabası olabilir. Ancak çocuklukta öğrenilen bir kuralın yetişkinlikte de geçerli olması gerektiği anlamına gelmez.
Bir Zamanlar Bizi Koruyan Kurallar, Bugün Bizi Sınırlıyor Olabilir mi?
Çocuklukta geliştirilen düşünce ve davranış biçimleri, yetişkinlikte farklı şekillerde karşımıza çıkabilir. Kişi, geçmişte öğrendiği kuralları bilinçli olarak hatırlamasa bile benzer durumlarla karşılaştığında aynı tepkileri verme eğiliminde olabilir.
Örneğin, çocukluğunda çatışmanın yoğun yaşandığı bir ortamda büyüyen kişi, yetişkinlikte anlaşmazlıklardan kaçınabilir. Bir ilişkide rahatsız olduğu bir durumu dile getirmek yerine susmayı, karşısındaki kişinin kırılmaması için kendi isteklerinden vazgeçmeyi tercih edebilir. Dışarıdan bakıldığında uyumlu ve anlayışlı görünen bu tutumun ardında, ilişkinin bozulacağına ya da terk edileceğine ilişkin bir korku bulunabilir.
Benzer şekilde, çocukken sık sık eleştirilen biri, yetişkinlikte yaptığı küçük bir hatayı bile kişisel yetersizliğinin kanıtı olarak değerlendirebilir. Bir işi eksiksiz yapmaya çalışırken yoğun kaygı yaşayabilir, başarılarını yeterli bulmayabilir ve kendisine sürekli daha fazlasını yapması gerektiğini söyleyebilir.
Bu örüntülerin ortak noktası, kişinin bugünkü koşulları yalnızca mevcut durum üzerinden değerlendirmemesi; geçmişte öğrendiği anlamları da bugüne taşıyabilmesidir. Böylece bir hata yalnızca düzeltilmesi gereken bir durum olmaktan çıkarak değersizlik hissine, bir anlaşmazlık yalnızca iki farklı görüşün karşılaşması olmaktan çıkarak terk edilme korkusuna dönüşebilir.
Kişi çoğu zaman kendisini sınırlayan davranışını değiştirmekte zorlanır. Çünkü bu davranış, yalnızca bir alışkanlık değil, aynı zamanda güvende kalmanın ya da kabul görmenin öğrenilmiş yolu olabilir. Değişmek, bu nedenle sadece farklı davranmayı değil, farklı bir sonucun da mümkün olabileceğini deneyimlemeyi gerektirir.
Geçmişin Bugündeki İzleri: Şemalar ve Tekrarlayan Örüntüler
Şema terapi yaklaşımı, kişinin kendisi, diğer insanlar ve dünya hakkında geliştirdiği; duygu, düşünce, anı ve bedensel duyumlarla ilişkili geniş örüntüleri anlamaya yardımcı olur. Bu örüntülerden erken dönem uyumsuz şemalar, özellikle çocukluk ve ergenlik dönemindeki ihtiyaçların karşılanma biçimleri ile yaşantıların etkisi altında gelişebilir.
Örneğin, kusurluluk şeması baskın olan bir kişi kendisinde temelden yanlış bir şey bulunduğuna inanabilir. Terk edilme şeması yaşayan biri yakın ilişkilerindeki küçük mesafeleri ilişkinin sona ereceğine ilişkin bir işaret olarak yorumlayabilir. Boyun eğicilik örüntüsü ise kişinin çatışmadan kaçınmak için kendi isteklerini ve duygularını geri plana atmasıyla kendini gösterebilir.
Bu kavramlar, bir kişiye kesin bir etiket koymak ya da bütün güçlüklerini çocukluğuyla açıklamak için kullanılmamalıdır. Aynı davranış farklı nedenlerle ortaya çıkabilir; ayrıca çocuklukta zorlayıcı deneyimler yaşamış herkesin aynı psikolojik örüntüleri geliştirmesi beklenmez. Buradaki amaç, bugünkü güçlüklerin hangi koşullarda ortaya çıktığını ve hangi anlamlarla sürdürüldüğünü daha iyi anlayabilmektir.
Bazen kişi, kendisini inciten ilişki biçimlerine benzer ilişkiler içinde tekrar tekrar bulabilir. Bazen de başkalarından beklediği eleştiriyi, kimse söylemeden kendisine yöneltebilir. Tanıdık olanın her zaman iyi ya da sağlıklı olması gerekmez. Ancak tanıdık örüntüler, kişiye neyle karşılaşacağını bildiği hissini verebilir. Yeni ve daha sağlıklı bir ilişki biçimi ise başlangıçta alışılmadık, hatta rahatsız edici gelebilir.
Bu nedenle değişim sürecinde yalnızca “Neden böyle davranıyorum?” sorusunu sormak yeterli olmayabilir. “Bu davranış bana ne sağlıyor, beni hangi duygudan koruyor ve bugün benden neleri götürüyor?” soruları da önemlidir.
Görünmez Kuralları Fark Etmek
Kişinin kendi yaşamındaki görünmez kuralları fark etmesi, bu kuralları değiştirebilmesinin ilk adımlarından biridir. Bunun için günlük yaşamda tekrar eden durumlara dikkat etmek yararlı olabilir.
Örneğin, birine hayır demekte zorlandığımızda kendimize şu soruları sorabiliriz: Hayır dersem ne olacağından korkuyorum? Karşımdaki kişinin hayal kırıklığına uğraması benim için neden bu kadar zor? Kendi ihtiyacımı dile getirmek neden bencillik gibi geliyor?
Benzer şekilde, bir hata yaptığımızda kendimize nasıl davrandığımızı inceleyebiliriz. Bir arkadaşımız aynı hatayı yapsaydı ona da kendimize davrandığımız kadar sert davranır mıydık? Başarısız olmak gerçekten değersiz olduğumuz anlamına mı gelir, yoksa yalnızca istediğimiz sonucu elde edemediğimizi mi gösterir?
Bu soruların amacı geçmişi yargılamak ya da her davranışın altında mutlaka bir çocukluk nedeni aramak değildir. Amaç, otomatik olarak doğru kabul ettiğimiz inançları görünür hâle getirmek ve bunların bugünkü yaşamımıza ne ölçüde uyduğunu değerlendirmektir.
Değişim, çoğu zaman büyük kararlarla değil, küçük ve tekrarlanan deneyimlerle başlar. Her isteği karşılamadan da değerli bir insan olabileceğimizi, bir anlaşmazlığın ilişkinin sonu anlamına gelmediğini ya da hata yaptığımızda kendimize saygımızı kaybetmek zorunda olmadığımızı deneyimlemek, eski kuralların mutlaklığını sorgulamamıza yardımcı olabilir.
Bazı örüntüler uzun yıllar boyunca tekrarlandığı ve yoğun duygularla bağlantılı olduğu için değişim kolay olmayabilir. Bu durumda psikoterapi, kişinin geçmiş yaşantılarıyla bugünkü tepkileri arasındaki bağlantıları anlamasına, duygusal ihtiyaçlarını tanımasına ve daha işlevsel başa çıkma yolları geliştirmesine destek olabilir.
Sonuç
Çocukluğumuzda öğrendiğimiz kurallar, hayatı anlamlandırmamıza ve ilişkilerimizde kendimize bir yer bulmamıza yardımcı olmuş olabilir. Ancak büyümek, yalnızca yaş almak değil; bir zamanlar doğru kabul ettiğimiz şeyleri yeniden değerlendirebilmektir.
Belki de bugün kendimize sormamız gereken soru, geçmişte neden böyle öğrendiğimizden çok, öğrendiklerimizin hangilerini hâlâ sürdürmek istediğimizdir. Çünkü bir zamanlar bizi korumak için geliştirdiğimiz her davranış, bugün de bizi korumak zorunda değildir. Bazen susmak yerine konuşmak, herkesi memnun etmek yerine kendi ihtiyacımızı gözetmek ya da hata yaptığımızda kendimizi cezalandırmak yerine anlamaya çalışmak gerekir.
Geçmişimizi değiştiremeyiz; ancak geçmişimizin bugünkü hayatımız üzerindeki etkisini fark edebiliriz. Çocukken öğrendiğimiz her kuralı sorgulamadan uygulamak zorunda değiliz. Kendi ihtiyaçlarımızı tanımak, eski inançlarımızı yeniden değerlendirmek ve farklı davranış biçimlerini deneyimlemek mümkündür.
Belki de özgürleşmek, çocukluğumuzdan bize kalan bütün kuralları reddetmek değil; hangilerinin bugün hâlâ bize ait olduğunu seçebilmektir.



