Ağlayamamak: İçimizde Birikenlerin Sessizliği
Hepimiz çeşitli duygular yaşarız; güleriz, üzülürüz, şaşırırız, korkarız. Bazen de insan ağlamak ister. İçinde birikenleri gözyaşlarıyla dışarı bırakmak, anlatamadıklarını sessizce ifade etmek, belki de uzun zamandır taşıdığı ağırlıktan biraz olsun kurtulmak… Fakat ne kadar istese de gözlerinden tek bir damla yaş gelmez. Ağlayamayınca boğazında bir düğüm, göğsünde tarif edemediği bir sıkışma vardır. Söylemek istediği çok şey, anlatamadığı pek çok duygu birikmiştir. Yine de gözyaşları gelmez.
Peki, bu kadar şey hissederken insanlar neden ağlayamaz?
Toplumda ağlamak çoğu zaman üzüntünün doğal bir ifadesi olarak görülür. Bir insan ağladığında üzgün olduğunu anlarız; gözyaşları, kelimelerin ifade edemediği duyguları görünür kılar. Ancak ağlayamayan birinin de üzülüyor olabileceğini, hatta duygularını ifade etmekte zorlandığı için daha büyük bir içsel yük taşıyabileceğini bazen gözden kaçırırız. Çünkü duyguların varlığı her zaman dışarıdan görülebilen bir biçimde ortaya çıkmaz.
Ağlayamamak, her zaman hissetmemek anlamına gelmez. Bazen hissettiklerimizi dışarıya nasıl aktaracağımızı bilemeyiz, ağlayamayız.
Ağlamayı ne zaman öğreniriz?
Duygularımızla kurduğumuz ilişki, yalnızca yetişkinlikte yaşadıklarımızla şekillenmez. Çocukluk döneminde duygularımıza nasıl karşılık verildiği de bu ilişkinin önemli parçalarından biridir.
Üzüldüğümüzde “Ağlama, bunda ağlayacak ne var?” denildiyse, korktuğumuzda cesur olmamız beklendiyse ya da ağladığımızda küçümsendiysek zamanla duygularımızı göstermenin güvenli olmadığını öğrenmiş olabiliriz. Belki de ağlamanın güçsüzlük olduğu düşüncesiyle büyüdük. Böylece hissettiklerimizi paylaşmak yerine içimizde tutmaya, üzülsek bile belli etmemeye alıştık.
Elbette herkesin ağlayamamasının nedeni çocukluk deneyimleri değildir. Ancak duyguların ifade edilmesine nasıl yaklaşıldığı, kişinin ilerleyen yıllarda duygularını tanıma ve paylaşma biçimini etkileyebilir.
Bazen yetişkin olduğumuzda bile içimizdeki çocuk, gözyaşlarını göstermenin doğru olmadığını düşünür. Üzüldüğümüzde kendimize “Güçlü olmalıyım.” deriz. Kırıldığımızda susar, yorulduğumuzda devam eder, desteğe ihtiyaç duyduğumuzda bile her şeyi tek başımıza çözmeye çalışırız.
Bir süre sonra güçlü durmak bir tercih olmaktan çıkar ve kendimizden beklediğimiz bir zorunluluğa dönüşür. Oysa insanın güçlü olması, her koşulda duygularını saklaması anlamına gelmeyebilir.
Bastırılan duygular gerçekten kaybolur mu?
Bazen bir duyguyu hissetmemek için değil, onunla yüzleşmenin zor olduğunu düşündüğümüz için kendimizi ondan uzaklaştırırız. Üzüntümüzü erteler, öfkemizi görmezden gelir, kırgınlığımızı önemsizleştiririz. Günlük hayatımıza devam ederken içimizde olup bitenleri fark etmemeye çalışırız. Ancak bir duyguyu görmezden gelmek, onu mutlaka ortadan kaldırmaz. Duygularımızı sürekli bastırmaya çalışmak, zamanla kendi ihtiyaçlarımızı anlamamızı ve başkalarıyla sağlıklı bir iletişim kurmamızı zorlaştırabilir. Bununla birlikte her duygunun mutlaka gözyaşıyla ifade edilmesi gerekmez. İnsan üzüntüsünü konuşarak, yazarak, düşünerek ya da sessiz kalarak da yaşayabilir.
Burada önemli olan, ağlayabilmek ya da ağlayamamak değil; hissettiklerimizle nasıl bir ilişki kurduğumuzdur.
Çünkü bazen insan ne hissettiğini bilir ama bunu dile getiremez. Bazen ise içinde bir ağırlık olduğunu fark eder, fakat o ağırlığa hangi duygunun eşlik ettiğini anlamlandıramaz. Böyle zamanlarda kendimize hemen bir açıklama bulmak zorunda değiliz. Hissettiklerimizi tanımak da zaman isteyen bir süreçtir.
Gözyaşları gelmediğinde…
Ağlayamadığımızda kendimize kızabiliriz. “Neden ağlayamıyorum?”, “Neden rahatlayamıyorum?” ya da “Bende bir sorun mu var?” diye düşünebiliriz. Oysa ağlamak, duygusal yoğunluğun herkes için aynı şekilde ortaya çıkan bir göstergesi değildir.
Stres, yoğun duygusal yük, kişinin duygularını ifade etme alışkanlıkları ve bazı ruhsal ya da fiziksel etkenler ağlama deneyimini etkileyebilir.
Belki de kendimize sormamız gereken soru, “Neden ağlayamıyorum?” sorusundan biraz daha farklıdır:
“Şu anda ne hissediyorum ve bu duyguyla kalabilmek için neye ihtiyacım var?”
Bazen cevap, birine anlatamadığımız bir kırgınlıktır. Bazen uzun zamandır görmezden geldiğimiz bir yorgunluk, bazen de kendimize bile itiraf etmekte zorlandığımız bir ihtiyaçtır. Her zaman hemen bir cevap bulamayabiliriz. Fakat kendimizi anlamaya çalışmak, duygularımızı zorla ortaya çıkarmaktan daha şefkatli bir başlangıçtır.
Her sessizlik, duygusuzluk değildir.
Ağlamak, insanın kendisini ifade etme yollarından yalnızca biridir. Ağlayabilmek kadar ağlayamamak da farklı deneyimlerin parçası olabilir. Belki de uzun zamandır kendimizden beklediğimiz şey, her koşulda güçlü olmak değil; güçlü görünmediğimiz anlarda da kendimize anlayış gösterebilmektir. Üzüldüğümüzde bunu kabul etmek, yorulduğumuzda dinlenmeye izin vermek, ihtiyaç duyduğumuzda destek istemek…
Çünkü insanın kendisiyle kurduğu ilişki, yalnızca mutlu olduğu anlarda değil, kırılganlığını nasıl karşıladığı zamanlarda da şekillenir.
Belki bugün ağlayamayız. Belki içimizde birikenleri kelimelere dökemeyiz. Belki de henüz ne hissettiğimizi bile bilmiyoruz. Bunların hiçbiri, duygularımızın önemsiz olduğu anlamına gelmez.
Çünkü bazen gözyaşları akmaz; ama bu, içimizde hiçbir şeyin birikmediği anlamına gelmez.
Belki de kendimize vermemiz gereken en önemli izin, ağlamak değil; ne hissediyorsak onu hissetmek için kendimize alan açmaktır.


