Anlaşılmak mı, Haklı Olmak mı? İlişkilerde Görünmeyen Mücadele
Psikolojik Danışman Nazmi KIRELLİ
Bir tartışmanın ardından hiç kendinize şu soruyu sordunuz mu: “Ben aslında neyi anlatmaya çalışıyordum?”
Bazen en yakınımızdaki insanlarla konuşurken bile birbirimizi anlamakta zorlanırız. Söylediğimiz bir cümle yanlış anlaşılır, açıklamaya çalıştıkça konu başka yerlere gider. Bir süre sonra başlangıçta ne hakkında konuştuğumuzu bile unuturuz. Geriye yalnızca anlaşılmadığımız hissi kalır.
İlginç olan şu ki aynı tartışmayı yaşayan iki kişi de kendisinin anlaşılmadığını düşünebilir. Her ikisi de haklı olduğuna inanır, her ikisi de karşı tarafın kendisini dinlemediğinden yakınır.
Peki, ilişkilerde gerçekten haklı çıkmaya mı ihtiyaç duyarız, yoksa anlaşılmaya mı?
Dinlemek ile Anlamak Aynı Şey mi?
İletişim kurarken çoğu zaman karşımızdaki kişinin sözlerini duyduğumuz için onu dinlediğimizi düşünürüz. Oysa dinlemek, yalnızca söylenen kelimeleri işitmekten ibaret değildir.
Bir insan konuşurken zihnimizde vereceğimiz cevabı hazırlıyor, onun söylediklerindeki hataları arıyor veya kendi düşüncemizi nasıl savunacağımızı planlıyorsak dikkatimizi bütünüyle ona yöneltemeyebiliriz.
Carl Rogers'ın danışan merkezli yaklaşımında önemli bir yere sahip olan empatik anlayış, kişinin yaşantısını onun bakış açısından anlamaya çalışmayı içerir. Burada amaç, karşımızdaki insanın her düşüncesine katılmak değil, yaşadığı durumu onun açısından görebilmektir.
Örneğin bir arkadaşımız bize kırıldığını söylediğinde hemen “Ama ben öyle demek istemedim” diye karşılık verebiliriz. Niyetimizi açıklamak elbette önemlidir. Ancak bazen bu açıklama, karşımızdaki kişinin yaşadığı duygunun duyulmasını engelleyebilir.
Oysa “Söylediğim şeyin seni neden incittiğini anlamak istiyorum” demek, aynı konuşmanın yönünü değiştirebilir.
Çünkü anlaşılmak, her zaman onaylanmak anlamına gelmez.
Haklı Olma İhtiyacı Nereden Geliyor?
İnsanlar düşüncelerinin, değerlerinin ve deneyimlerinin kabul görmesini ister. Bir anlaşmazlık sırasında kendi bakış açımızı savunmamız bu nedenle oldukça doğaldır.
Ancak bazı tartışmalarda mesele, üzerinde konuşulan konudan uzaklaşarak kişinin kendisini savunmasına dönüşebilir.
Özellikle eleştirildiğimizi, küçümsendiğimizi veya haksız yere suçlandığımızı düşündüğümüzde savunmacı tepkiler gösterebiliriz. Böyle anlarda karşımızdaki kişinin ne anlatmak istediğinden çok, kendimizi nasıl açıklayacağımıza odaklanabiliriz.
John Gottman'ın çift ilişkileri üzerine çalışmalarında ele aldığı savunmacılık, çatışmaların sağlıklı biçimde yönetilmesini zorlaştırabilen iletişim örüntülerinden biridir.
Elbette her savunma davranışı yanlış değildir. İnsanların kendilerini açıklama ve haksız buldukları durumlara itiraz etme hakları vardır. Sorun, savunmanın karşılıklı anlayışın önüne geçerek konuşmanın tek amacı hâline gelmesidir.
Bazen bir tartışmayı kazanmak, ilişkideki sorunu çözmek anlamına gelmez.
Karşımızdaki kişi susmuş olabilir. Ancak susması, anlaşıldığını veya bizimle aynı fikirde olduğunu göstermez.
Duyguların Görünmeyen Tarafı
Gündelik hayatta yaşadığımız pek çok anlaşmazlığın görünürdeki konusu ile duygusal anlamı birbirinden farklı olabilir.
Örneğin bir kişi, arkadaşının kendisini aramamasından yakınırken yalnızca telefon görüşmesinin eksikliğinden söz etmiyor olabilir. Asıl hissettiği, önemsenmediği veya unutulduğu düşüncesidir.
Benzer şekilde, bir tartışmada kullanılan sert bir ifade karşı tarafta yalnızca öfke değil, değersizlik ya da reddedilme duygusu da uyandırabilir.
Bu noktada duyguları fark etmek, iletişimin önemli bir parçası hâline gelir.
Ancak burada dikkat edilmesi gereken bir ayrıntı vardır: Karşımızdaki kişinin ne hissettiğini her zaman doğru tahmin edemeyiz.
Bu nedenle “Sen aslında buna üzülüyorsun” demek yerine “Bu durum sana kendini nasıl hissettirdi?” diye sormak, daha açık bir iletişim alanı oluşturabilir.
Empati, karşımızdaki kişinin zihnini okumak değildir. Onu anlamak için merak göstermek ve gerektiğinde kendi varsayımlarımızı sorgulayabilmektir.
Her Anlaşmazlık Bir Kazanan Gerektirir mi?
İlişkilerde farklı düşünmek kaçınılmazdır. Aynı ailede büyüyen kardeşler, uzun yıllardır arkadaş olan insanlar veya birbirini seven çiftler bile aynı olayı farklı biçimlerde değerlendirebilir.
Çünkü herkesin geçmiş deneyimleri, beklentileri ve olaylara yüklediği anlamlar farklıdır.
Bu farklılıkları ortadan kaldırmaya çalışmak yerine, onlarla nasıl iletişim kurduğumuz üzerine düşünmek daha işlevsel olabilir.
Bir tartışma sırasında şu soruları kendimize yöneltebiliriz:
- Karşımdaki kişinin söylediklerini gerçekten anlamaya çalışıyor muyum? - Şu anda sorunu çözmeye mi, yoksa kendimi haklı çıkarmaya mı odaklandım? - Kendi duygumu ifade ederken karşımdaki kişinin duygusuna da yer açabiliyor muyum?
Bu sorular her anlaşmazlığı çözmez. Ancak iletişim sırasında otomatikleşen tepkilerimizi fark etmemize yardımcı olabilir.
Burada önemli bir sınır da vardır. Anlayış göstermek, incitici davranışları kabul etmek veya kişinin kendi ihtiyaçlarından vazgeçmesi anlamına gelmez. Sağlıklı iletişim, karşılıklı saygı ve sınırların korunmasını da gerektirir.
Anlaşılmak İçin Önce Anlamaya Çalışmak
Bir ilişkide anlaşılma ihtiyacı oldukça insani bir beklentidir. Düşüncelerimizin önemsenmesini, duygularımızın fark edilmesini ve kendimizi sürekli açıklamak zorunda kalmamayı isteriz.
Ancak bu beklentinin karşılıklı olduğunu zaman zaman unutabiliriz.
İletişim yalnızca kendimizi doğru ifade etmekten değil, karşımızdaki insanın ne anlatmaya çalıştığına da dikkat etmekten oluşur.
Bazen konuşmanın en değerli anı, söylediğimiz güçlü bir cümle değil, karşımızdaki insanı gerçekten dinlemek için sustuğumuz andır.
Elbette her ilişkide uzlaşmak mümkün değildir. Bazı konularda farklı düşünmeye devam edebiliriz. Önemli olan, bu farklılıkların birbirimizi değersizleştirmeye dönüşmemesidir.
Çünkü sağlıklı bir ilişkide iki insanın her konuda aynı fikirde olması gerekmez. Birbirlerinin düşüncelerine katılmasalar bile duygularını ve bakış açılarını anlamaya çalışabilirler.
Belki de ilişkilerde sormamız gereken soru, “Bu tartışmayı kim kazandı?” değil, “Bu konuşmanın sonunda birbirimizi biraz daha anlayabildik mi?” olmalıdır.
Bazen ilişkileri güçlendiren şey, son sözü söylemek değil, karşımızdaki insana kendisini duyulmuş hissettirebilmektir.
Kaynakça
- Gottman, J. M., & Silver, N. (1999). The Seven Principles for Making Marriage Work. Crown Publishers.
- Rogers, C. R. (1957). The necessary and sufficient conditions of therapeutic personality change. Journal of Consulting Psychology, 21(2), 95–103. https://doi.org/10.1037/h0045357
- Rogers, C. R. (1961). On Becoming a Person: A Therapist's View of Psychotherapy. Houghton Mifflin.



