Patilerin İzinde Şekillenen Yeni Nesil Ebeveynlik
Şefkat ve Minik Dostlar
Bir hayvanın yavru halini gördüğümüzde ağzımızdan hemen “yaa çok tatlı!” sesleri yükselebilir ya da elimizle iki yanağını sıkıp mıncırmak isteriz. Bir aslanın yetişkin halinden korkarız ya da büyük bir fareden iğreniriz; peki, nasıl oluyor da neredeyse çoğu hayvanın yavru halinden bırakın korkmayı, ona karşı şefkat besliyor ve onu mıncırmak istiyoruz? İnsan beyni, canlıların büyük gözlü, yuvarlak hatlı ve bakıma muhtaç minik versiyonlarına karşı istemsiz bir şefkat ve koruma güdüsü geliştirir. Bir köpeğin masum bakışları, beynimizdeki oksitosini yani bağlanma hormonunun salgılamasını tetikler ve onları kendi biyolojik yavrumuzmuş gibi algılamaya başlarız.
Tarih boyunca insan yavrusu, diğer memeli hayvanlara kıyasla dünyaya daha çaresiz ve bakıma muhtaç gelen canlı olmuştur. Avustralyalı etolog Konrad Lorenz, yetişkin bireylerin bu zahmetli bakım sürecinden kaçmamasını sağlayan mekanizmayı Bebek Şeması kavramıyla açıklamaya çalışır. Vücuda oranla büyük bir kafa, geniş ve yuvarlak gözler, tombul yanaklar ve sakar hareketler, beynimizin ödül ve şefkat noktalarını anında uyaran mekanizmalardır. Ancak bu o kadar güçlü çalışır ki, yalnızca insanlarla sınırlı kalmaz; farklı türlere de inerek yavru bir kediyi, köpeği ya da başka tatlı minik bir memeliyi gördüğümüzde de aynı zihinsel mekanizma devreye girer. Hatta onları gördüğümüzde hissettiğimiz o yanaklarını sıkma ve mıncırma isteği de kendimizi bir noktada regüle etmeye çalışmamızdır. Psikolog Oriana Aragón ve arkadaşlarının Sevimlilik Saldırganlığı olarak adlandırdıkları bu fazla sevme haline göre, beynimiz aşırı sevimli bir uyarana karşısında o kadar yoğun ve baş etmesi zor olan pozitif duygular hisseder ki, beynimiz bu duygusal taşkınlığı dengelemek amacıyla tam zıttı yönde zararsız bir agresyon dürtüsü yaratır. İçimizden dışarıya taşan o mıncırma isteği aslında sinir sistemimizin aşırı yoğun duyguları dengeleme çabasından ibarettir.
Çekirdek Ailenin Antropolojik Dönüşümü
Biyolojik olarak başlayan bu tatlı kandırmaca, modern dünyadaki sosyokültürel değişimleri ile birleştiğinde ortaya yeni ve ilginç bir antropolojik tablo koyar. Geleneksel tarım toplumlarında veya eski kültürlerinde hayvanlarla kurulan ilişki çoğunlukla işlevsel bir zemine oturtulurdu; köpekler evi korur, güven duygusunu pekiştirirdi, kediler ise fareleri kovalar, evi temizlerdi. Ev eşiği, insanla hayvan arasındaki hiyerarşik ve mekansal sınırın ta kendisiydi. Fakat kentleşme ile birlikte bireyselliğin artması, geniş ailelerin çekirdekleşmesi ve demografik dinamiklerin değişimi bu sınırları farklılaştırmış ve dönüştürmüştür.
Bugünkü modern dünyanın şehirlerinde evcil hayvanlar bahçeden eve, evden yatak odasına ve en sonunda ev içi hiyerarşinin tam ortasına taşındı. Sosyolog Nickie Charles’ın vurguladığı gibi, günümüzde akrabalık bağları yalnızca kan bağıyla ya da insanlarla birlikte kurulan bir birlik değil, İnsan Ötesi Akrabalık diye adlandırılan yeni bir aile bağı ile tanışıyoruz ve yaşıyoruz. Kalabalık veya çekirdek fark etmeksizin pek çok ev formunda bir kedi veya köpek yalnızca sahip olunan tüylü bir hayvan değil, tüm ailenin etrafında pervane olduğu; oyuncaklar, ödül mamaları ve farklı özel eşyalarının alındığı “evin en küçüğü” veya “tüylü çocuğu” konumundadır. O oksitosin döngüsü, özellikle köpeklerin evrimsel süreçte insanla göz teması kurmayı öğrenmesiyle karşılıklı ve çift yönlü gelişen bir bağa evrilmiştir. İki farklı türün birbirlerinin gözlerinin içine bakması, o sessiz ve değerli anda ikili arasında tıpkı ebeveyn ve bebek arasındaki gibi eşzamanlı bir oksitosin yükselmesine neden olur. Salt kan bağının yerini sevgi, şefkat ve rutin sorumlulukların aldığı bu yeni formda, aile olmak için yalnızca genetik mirasın ve kan bağının olmasına gerek kalmaz; aynı evin içerisinde birbirinin varlığıyla karşılıklı sevgi ve güven duygusu hissetmek yeterlidir.
Performans Çağında Koşulsuz Kabul
Günümüz insanının bir hayvanı hayatının ve kalbinin merkezine bu kadar yerleştirmesinin ardında yatan çağımızın getirdiği bir psikolojik yorgunluk da vardır. İçinde yaşamaya çalıştığımız performans odaklı dünyada toplum bizden başarılı bir kariyer edinmemizi, uzun ve dolu dolu özgeçmişler hazırlamamızı ve hiç durmadan çalışarak bir yandan duygularımızı kusursuz bir şekilde kontrol altına almamızı talep eder ve bunu ödüllendirir. Artık insanlararası ilişkilerimizde bile sahip olunan statüye, başarıya, karşılıklı beklenti ve olanaklara göre endekslendiği bu ortamda, insanın en büyük açlığı ve arzusu yargılanmadan koşulsuz bir biçimde kabul edilmektir.
İşte sahiplendiğimiz evcil hayvanlarımız, hümanist psikolojinin kurucularından Carl Rogers’ın Koşulsuz Olumlu Kabul olarak tanımladığı o psikolojik iklimi bize en saf haliyle sunar. Uzun bir günün ardından eve geldiğimizde büyük bir heyecan ile bizi kapıda karşılayan köpeğimiz için o gün sınavdan kaç aldığımız, gün içinde utandığımız anlarımız, hatalarımız, sosyal statümüzün veya nasıl göründüğümüzün hiçbir önemi yoktur. Onların gözlerinde değerimiz, başarılarımızdan ya da sahip olduklarımızın hiçbir değeri yoktur; sadece var olduğumuz için koşulsuz bir şekilde sevilir ve kabul ediliriz. John Bowlby’nin Bağlanma Kuramı çerçevesinde baktığımızda, biz onlar için dış dünyanın tehlikelerine karşı birer güvenli alan olurken, onlar da bizim kaotik yaşamımız ve duygusal dalgalanmalarımız için sığınacak birer güvenli limana dönüşürler. Dış dünyanın maskelerinden ve sürekli devam eden mükemmel olma ve performans baskısından sıyrılıp kendi en çıplak ve gerçek benliğimizle nefes alabildiğimiz tek yer, çoğu zaman bu dilsiz ama derin dostluğun yanıdır.
Tüketim Çarkında Ebeveynlik
İnsan psikolojisindeki bu bağlanma ve bakım verme ekseninden tabii ki global tüketim kültürü de hız kesmeden beslenmeye başlamıştır. Hayvanların sadece evcil hayvan statüsünden aile bireyi ve çocuk statüsüne yükselmesi, kapitalist sistemin evcil hayvanlarımıza duyduğumuz şefkati de metalaştırdığı yeni devasa bir endüstriyi doğurmuştur. Artık raflarda yalnızca kuru mamalar ve düz tasmalar bulunmamakta, farklı tatlarda ve içeriklerde mamalar, çeşit çeşit desenli kıyafetler, ortopedik yataklar, farklı renk botlar ve farklı aromalarda ve temalarda ödül mamaları vardır.
Antropolojik açıdan nesneler, ilişkilerimizi görünür kılmanın ve sosyal kimliğimizin inşasını sağlayan birer araçtır. Tüketim toplumu, içimizde yatan o koruma ve bakım verme isteğini iyi ebeveynlik algısı üzerinden yeniden şekillendirir. Birey, uzun çalışma ve okul saatleri boyunca evde yalnız bıraktığı tüylü dostlarına karşı hissettiği o sessiz suçluluk duygusunu ve bilişsel çelişkiyi, ona en kaliteli ve güzel ürünleri satın alarak ve konfor alanını mükemmelleştirmeye çalışarak telafi etmeye çalışır. Satın aldığımız her özel aksesuar ve özenle yaptığımız her bakım rutini, aslında hem onlara duyduğumuz saf sevginin somut yansıması hem de modern hayatın karşı konulamaz hızında ihmal ettiğimizi düşündüğümüz o vicdanımızı bir nevi rahatlatma biçimimizdir.
Yeni Bir Sözleşme
Bir yavru hayvanının yuvarlak gözlerine baktığımızda başlayan o masum tepkiler, aslında binlerce yıllık tarihin, değişen aile yapılarının ve modern insanın derin yalnızlığının kesiştiği çok katmanlı ve derinlikli bir hikayenin ilk duygularıdır. Onları yanaklarından mıncırmak istememizden, ayakları incinmemesi için en rahat botlarını giydirip evin en güzel ve konforlu köşesini onlar için ayırmamıza kadar uzanan bu süreç, insanın şefkat gösterme ve şefkat görme ihtiyacının sınır tanımadığını kanıtlar. Doğa bizi kendi türümüzün devamlılığı için bir bebek şeması kodlamış olsa da, bizler bu kodu alıp modern dünyanın soğuk duruşuna karşı türler arası sımsıcak bir bağa dönüştürür. Evimizi, benliğimizi ve kalbimizin en güzel köşesini beraber paylaştığımız bu canlılar yalnızca bizim bakımını üstlendiğimiz minik patili dostlarımız değil, hızla mekanikleşen bu hızlı ve kaotik dünyada bize insan kalmayı, koşulsuz sevmeyi ve anda kalabilmeyi öğreten sessiz öğretmenlerimizdir.
Kaynakça
- Aragón, O. R., Clark, M. S., Dyer, R. L., & Bargh, J. A. (2015). Dimorphous expressions of positive emotion: Displays of both care and aggression in response to cute stimuli. Psychological Science, 26(3), 259-273.
- Bowlby, J. (1988). A Secure Base: Parent-Child Attachment and Healthy Human Development. Basic Books.
- Charles, N. (2014). ‘Animals just love you as you are’: Experiencing kinship across the species barrier. Sociology, 48(4), 715-730.
- Lorenz, K. (1943). Die angeborenen Formen möglicher Erfahrung. Zeitschrift für Tierpsychologie, 5(2), 235-409.
- Nagasawa, M., Mitsui, S., En, S., Ohtani, N., Ohta, M., Sakuma, Y., ... & Kikusui, T. (2015). Oxytocin-gaze positive loop and the coevolution of human-dog bonds. Science, 348(6232), 333-336.
- Rogers, C. R. (1957). The necessary and sufficient conditions of therapeutic personality change. Journal of Consulting Psychology, 21(2), 95-103.



