Sigmund Freud ve Carl Gustav Jung Açısından Aşkın Psikanalitik Felsefesi
İnsanlık tarihi boyunca sanatçıların, şairlerin ve filozofların en temel esin kaynağı olan aşk kavramı derinlemesine incelendiğinde, ruhsal yapımızın en karanlık dehlizlerine açılan bir kapı olarak karşımıza çıkar. Psikanaliz ekolünün iki dev ismi Sigmund Freud ve Carl Gustav Jung, bu evrensel olguya tamamen farklı ontolojik ve metafizik düzlemlerde yaklaşmışlardır. Aşkı yalnızca biyokimyasal ya da romantik bir coşku olarak değil, bilincin ve bilinçdışının çatışmalı ilişkisinin bir ürünü olarak ele almışlardır. Bu incelemede, iki büyük ustanın kuramsal çerçeveleri üzerinden aşkın felsefi anatomisi, uzman bir klinik psikolog perspektifiyle ele alınacaktır.
Freudyen perspektiften bakıldığında, aşk ve tutku aslında kökenini libidinal enerjiden alan bir dönüşüm sürecidir. Freud, insan ruhunun temel motivasyonunu haz ilkesi ve cinsel dürtülerle açıklar. Ona göre ilk aşk nesnesi anne ya da babadır ve birey yaşamı boyunca bu ilksel nesnenin izini sürer. Oedipus kompleksi sürecinde yaşanan çözülmeler ve bastırma mekanizmaları, bireyin daha sonra seçeceği partner profilini doğrudan belirler. Freud, nesne ilişkileri teorisinin temellerini atarken, bireyin karşısındaki ötekini tamamen kendi eksikliklerini kapatmak ya da narcisistik doyuma ulaşmak için bir araç olarak kullandığını savunur. Yani, psikanalitik terimlerle ifade etmek gerekirse, Freudyen aşk büyük ölçüde bir yer değiştirmedir. Birey, çocukluk dönemindeki tatminsizliklerini veya libidinal saplantılarını yetişkin ilişkilerinde telafi etmeye çalışır. Bu bağlamda aşk, bir illüzyon, hatta ego savunma mekanizmaları bütünüdür. Kişi, karşısındakini olduğu gibi değil, kendi ideal ben ego imgesinin bir yansıması olarak sever.
Jungyan perspektife geçtiğimizde ise tablo dramatik biçimde değişir. Carl Gustav Jung, aşkı yalnızca bastırılmış dürtülerin bir türevi olarak değil, bireyselleşme sürecinin yani insanın kendi öz benliğine ulaşma yolculuğunun en katalizör gücü olarak tanımlar. Jung, kolektif bilinçdışı kavramını ortaya atarak, insanlığın ortak hafızasından süzülüp gelen arketiplerin aşk deneyimini yönettiğini savunur. Erkek ruhundaki dişil yön olan anima ve kadın ruhundaki eril yön olan animus, aşkın mistik mimarlarıdır. Bir insan birine aşık olduğunda, aslında kendi içsel ruhsal bütünlüğünün eksik parçasını dışsal bir nesneye yani aşık olduğu kişiye projekte eder, yani yansıtır. Bu projeksiyon mekanizması o kadar güçlüdür ki, kişi karşısındakini gerçekte olduğu gibi değil, kendi içindeki ilahi ve tümel arketipsel formun taşıyıcısı olarak algılar. Jung, bu durumu aşkın numinöz yani büyüleyici ve kutsal karakteriyle açıklar. Ona göre aşk, iki ruhun kimyasal reaksiyonu gibidir; nasıl iki madde birleştiğinde tamamen yeni bir yapı oluşursa, insan aşık olduğunda da ego sınırları çözülür ve kolektif bilinçdışının derin sularına dalış yapar.
İki kuram arasındaki en temel epistemolojik çatışma, aşkın amacında yatar. Freud için aşk, bir regresyon yani gerileme halidir; kişi çocukluk bağımlılıklarına geri döner ve libido denilen enerjinin nesneye yatırım yapmasıyla ego zayıflar. Freudyen bakış açısı indirgemecidir çünkü aşkı nihayetinde cinselliğin yüceltilmiş bir biçimi olarak görür. Jung içinse aşk, teleolojik bir amaca hizmet eder yani erekseldir; geleceğe yöneliktir. Jungian perspektif, aşkı ruhun büyümesi ve bütünleşmesi için zorunlu bir evre olarak kabul eder. Aşırı rasyonel ya da aşırı silik bir yaşam süren bir birey, anima ya da animus projeksiyonu sayesinde kendi içindeki bastırılmış ve reddedilmiş yönlerle yüzleşme fırsatı bulur. Bu bağlamda aşk, bir krizdir ve bu kriz, bireyin psikolojik olgunlaşması için gereken en değerli fırsattır.
Klinik psikoloji pratiğinde bu iki yaklaşımın harmanlanması, danışanların ilişkilerini anlamlandırmasında muazzam bir rehberlik sunar. Günlük seanslarda gözlemlediğimiz üzere, pek çok insan sürekli olarak aynı toksik partnerleri seçer. Freudyen perspektif tam da burada devreye girer; kişi geçmişteki çözülmemiş travmalarını ve ebeveyn figürleriyle olan yarım kalmış hesaplaşmalarını bugünkü ilişkilerinde tekrar sahnelemeye çalışır. Buna psikolojide tekrar zorlantısı denir. Birey, acı verici de olsa bildiği ve tanıdık olduğu ilişki dinamiklerini yeniden üreterek bilinç düzeyinde kontrol sağlama illüzyonu yaratır. Öte yandan, danışan ilişkisindeki yoğun tutkuyu ve anlam arayışını sorgularken, Jungian perspektif bize kişinin kendi içindeki potansiyeli dış dünyada aradığını hatırlatır. Birine duyulan o körkütük aşık olma hali, aslında kişinin kendi ruhsal bütünlüğüne duyduğu özlemin dışavurumudur.
Sonuç olarak aşk, felsefi ve psikolojik düzlemde insan varoluşunun en büyük paradoksudur. Freud, aşkı biyolojik ve dürtüsel kökenlerin bir türevi olarak açıklayıp onun gerçekçi ve zaman zaman karamsar bir tablosunu çizerken, Jung aşkı ruhsal evrimin kozmik bir dansı ve bireyselleşmenin zirve noktası olarak konumlandırır. İki yaklaşım da insanın öteki ile kurduğu bu en mahrem bağın aslında kişinin kendi iç dünyasıyla olan savaşının ve barışma çabasının bir aynası olduğunu kanıtlamaktadır. Aşk, ne yalnızca bir libidinal yatırım ne de saf bir ruhsal birleşmedir; o hem geçmişin yaralarını sarmaya çalışan bir sığınak hem de gelecekteki benliğimizi inşa ettiğimiz kutsal bir potadır.
Kaynakça
- Freud, S. (2016). Sevginin ve Cinselliğin Psikolojisi (Çev. A. Avni Öneş). İstanbul: Say Yayınları.
- Freud, S. (2019). Haz İlkesinin Ötesinde ve Benlik ile İd (Çev. Metin Topuz). İstanbul: Öteki Yayınevi.
- Freud, S. (2020). Eros ve Uygarlık (Çev. Aziz Çalışlar). İstanbul: Kabalcı Yayınları.
- Jung, C. G. (2015). Keşfedilmemiş Benlik (Çev. Barış İlhan). İstanbul: İlhan Portakal Yayınları.
- Jung, C. G. (2017). Arketipler ve Kolektif Bilinçdışı (Çev. Serbülent N. Yektaş). İstanbul: Metis Yayınları.
- Jung, C. G. (2020). Analitik Psikoloji (Çev. Ender Gürol). İstanbul: Payel Yayınları.
- Johnson, R. A. (2012). Biz: Romantik Aşkın Psikolojisi ve Felsefesi (Çev. Şükrü Alpagut). İstanbul: Okuyan Us Yayınları.


