Aynı Olayı Yaşayan İki İnsan Neden Farklı Gerçeklikler Oluşturur?
Hiç bir arkadaşınızla aynı olayı yaşayıp sonrasında birbirinizden tamamen farklı şeyler anlattığınız oldu mu? Mesela birlikte gittiğiniz bir ortamda siz birinin oldukça soğuk davrandığını düşünürken arkadaşınız onun gayet normal davrandığını söylemiş olabilir. Ya da yaşadığınız bir tartışmadan sonra siz kendinizi haklı görürken karşınızdaki kişi de en az sizin kadar haklı olduğuna inanıyor olabilir. Peki, nasıl oluyor da aynı yerde bulunan, aynı konuşmaları duyan ve aynı olaylara tanık olan iki insan bu kadar farklı sonuçlara ulaşabiliyor? Acaba olayları gerçekten olduğu gibi mi görüyoruz, yoksa farkında olmadan kendi düşüncelerimize göre mi yorumluyoruz? Aslında günlük hayatta pek üzerinde durmadığımız bu durum, sosyal psikolojinin oldukça ilgi çekici konularından biri. Çünkü çevremizde yaşanan olayları anlamlandırırken yalnızca gördüklerimizden değil, geçmiş deneyimlerimizden, beklentilerimizden ve daha önce edindiğimiz bilgilerden de yararlanıyoruz. Yani bazen aynı olaya bakıyor olsak bile aynı şeyi görmeyebiliyoruz.
Gördüğümüz Şey Gerçekten Herkes İçin Aynı mı?
Bir futbol maçını izlediğinizi düşünün. Hakem bir pozisyonda faul kararı veriyor. Sizce karar oldukça doğru ama yanınızdaki maçı izleyen arkadaşınız hakemin tamamen yanlış karar verdiğini savunuyor. Üstelik ikiniz de aynı pozisyonu gördünüz. O zaman neden farklı düşünüyorsunuz? Bu sorunun cevabını anlamamıza yardımcı olan oldukça ilginç bir araştırma var. Hastorf ve Cantril (1954), Princeton ve Dartmouth üniversiteleri arasında oynanan oldukça sert bir Amerikan futbolu karşılaşmasının öğrenciler tarafından nasıl değerlendirildiğini incelemişlerdir. Öğrencilere aynı karşılaşmanın görüntüleri izletilmesine rağmen iki üniversitenin öğrencileri maçtaki olayları birbirinden farklı değerlendirmiştir. Özellikle faullerin hangi takım tarafından yapıldığına ilişkin değerlendirmelerde önemli farklılıklar ortaya çıkmıştır. Burada dikkat çekici olan, öğrencilerin farklı maçlar izlememiş olmalarıdır. Hepsi aynı karşılaşmayı izlemişti ancak kendi takımlarına olan bağlılıkları, gördüklerini yorumlama biçimlerini etkilemişti. Aslında benzer durumlarla yalnızca spor karşılaşmalarında değil, hayatımızın birçok alanında karşılaşıyoruz. Örneğin, yakın arkadaşımızın yaptığı bir hatayı kötü niyetli olmadığını düşünerek açıklayabilirken sevmediğimiz birinin aynı davranışını saygısızlık olarak değerlendirebiliyoruz. Peki, bu durumda gerçekten davranışı mı değerlendiriyoruz, yoksa o davranışı yapan kişi hakkındaki düşüncelerimizi mi?
Geçmiş Deneyimlerimiz Bugünkü Olayları Nasıl Değiştiriyor?
Bir arkadaşınıza mesaj attığınızı ve saatlerce cevap alamadığınızı düşünün. Aklınıza ilk ne gelir? "Kesin işi vardır, sonra cevap verir." mi dersiniz, yoksa "Acaba bana mı kırıldı, artık benimle konuşmak istemiyor mu?" diye mi düşünürsünüz? Aslında iki durumda da gerçekleşen olay aynı: Mesajınıza cevap verilmemiş. Ancak bu duruma verdiğiniz anlam tamamen farklı olabilir. Örneğin, geçmişte arkadaşlık ilişkilerinde sık sık hayal kırıklığı yaşamış biri, mesajına geç cevap verilmesini daha kolay şekilde reddedilme olarak yorumlayabilir. Başka biri ise bunu oldukça normal karşılayabilir. Burada bilişsel şemalar dediğimiz zihinsel yapılar devreye girer. Şemalar, geçmiş deneyimlerimizden ve öğrendiğimiz bilgilerden yararlanarak çevremizdeki olayları anlamlandırmamıza yardımcı olur. Bir bakıma zihnimizde daha önceden oluşturduğumuz bilgi kalıplarıdır. Bu yapılar hayatımızı kolaylaştırır çünkü karşılaştığımız her durumu sıfırdan değerlendirmek zorunda kalmayız. Ancak bazen olayları yalnızca alışık olduğumuz şekilde yorumlamamıza da neden olabilirler. Bartlett (1932), bellek üzerine gerçekleştirdiği çalışmalarında, insanların geçmişte yaşadıkları olayları birebir kaydetmek yerine mevcut bilgi ve deneyimlerinin etkisiyle yeniden yapılandırabildiklerini göstermiştir. Bunu günlük hayatımızda da fark edebiliriz. Mesela yıllar önce yaşadığınız bir olayı kardeşinizle konuştuğunuzda ikinizin de farklı ayrıntıları hatırladığını görebilirsiniz. Siz o gün yaşanan bir tartışmayı çok önemli bir olay olarak hatırlarken kardeşiniz için oldukça sıradan bir gün olabilir. Üstelik bazen yalnızca olayın anlamını değil, ayrıntılarını da farklı hatırlayabiliriz. O zaman şu soruyu sormak gerekiyor: Geçmişimizi bile her zaman aynı şekilde hatırlamıyorsak bugün yaşadığımız olayları ne kadar tarafsız değerlendirebiliyoruz?
Bir Davranışın Arkasında Gerçekten Ne Olduğunu Biliyor muyuz?
Üniversitede koridorda yürürken tanıdığınız birine selam verdiğinizi fakat karşılık alamadığınızı düşünün. Aklınıza hemen "Ne kadar kibirli biri!" düşüncesi gelebilir. Ancak belki de o kişi sizi hiç fark etmedi. Belki sınavından düşük not aldı, belki de o sırada kendi problemleriyle uğraşıyordu. Peki, neden bazen bu ihtimalleri düşünmeden kişinin karakteri hakkında karar veriyoruz? Sosyal psikolojide insanların davranışların nedenlerini açıklamak için yaptıkları çıkarımlara yükleme adı verilir. Ross (1977), insanların başkalarının davranışlarını değerlendirirken kişilik özelliklerine gereğinden fazla önem verebildiklerini ve içinde bulunulan koşulları yeterince hesaba katmayabildiklerini açıklamıştır. Bu eğilim temel yükleme hatası olarak bilinir. Örneğin, bir arkadaşımız derse geç kaldığında onun sorumsuz olduğunu düşünebiliriz. Ancak aynı gün biz derse geç kaldığımızda bunu trafik, ulaşım veya başka bir sorunla açıklayabiliriz. Bir başkasının hatasına baktığımızda kişiliğini, kendi hatamıza baktığımızda ise içinde bulunduğumuz koşulları düşünmemiz oldukça ilginç değil mi? Elbette her zaman böyle davranmayız. Yine de bu örnekler, bir davranışın nedenini bildiğimizden emin olduğumuz anlarda bile aslında bazı bilgileri gözden kaçırabileceğimizi gösteriyor. Belki de bir insan hakkında kesin bir yargıya varmadan önce kendimize "Acaba bilmediğim başka bir neden olabilir mi?" diye sormamız gerekiyor.
Yoksa Sadece İnanmak İstediğimiz Şeyleri mi Görüyoruz?
Bir arkadaşınızın size başka biri hakkında "Bence çok bencil biri." dediğini düşünün. Daha sonra o kişiyle tanışıyorsunuz. Konuşma sırasında yalnızca kendisinden bahsettiğinde arkadaşınızın haklı olduğunu düşünebilirsiniz. Ancak aynı kişi size yardımcı olduğunda bunu o kadar da önemsemeyebilirsiniz. Acaba en başta onun hakkında olumsuz bir şey duymasaydınız yine aynı davranışları aynı şekilde mi yorumlardınız? Bu durum, doğrulama yanlılığı olarak bilinen bilişsel eğilimle ilişkilendirilebilir. Doğrulama yanlılığı, insanların önceden sahip oldukları inançları destekleyen bilgileri aramaya, fark etmeye veya daha ikna edici bulmaya yatkın olmalarını ifade eder (Nickerson, 1998). Bu konuda Lord, Ross ve Lepper (1979) tarafından yapılan bir araştırma oldukça dikkat çekicidir. Araştırmada idam cezasını destekleyen ve karşı çıkan katılımcılara bu konuyla ilgili farklı araştırma sonuçları sunulmuştur. Katılımcılar, kendi görüşlerini destekleyen bulguları daha ikna edici değerlendirme eğilimi göstermiştir. Hatta bazı durumlarda farklı görüşler arasındaki ayrım daha da artmıştır. Yani insanlara yeni bilgiler sunmak her zaman fikirlerini birbirine yaklaştırmayabilir. Bunun günlük hayattaki örneklerini düşünmek çok da zor değil. Sosyal medyada tartışmalı bir konu hakkında yapılan yorumlara baktığımızda aynı haberi okuyan insanların tamamen farklı sonuçlara ulaşabildiğini görebiliyoruz. Bir kişi haberi kendi düşüncelerinin kanıtı olarak görürken başka biri aynı haberin tam tersini gösterdiğini savunabiliyor. Burada önemli olan nokta, yalnızca hangi bilgiye ulaştığımız değil, o bilgiyi nasıl değerlendirdiğimiz. Peki, yeni bir bilgiyle karşılaştığımızda gerçekten onu anlamaya mı çalışıyoruz, yoksa zaten inandığımız düşünceyi destekleyen bir şeyler mi arıyoruz?
Aynı Tartışmada İki Kişi de Kendini Nasıl Haklı Görebilir?
İki yakın arkadaşın tartıştığını düşünelim. Bir taraf, "Bana çok kırıcı konuştun." diyor. Diğer taraf ise "Ben sadece doğruyu söyledim, seni kırmak istemedim." diye cevap veriyor. Burada taraflardan biri söylenen sözlerin kendisinde oluşturduğu duygulara odaklanırken diğeri kendi niyetini ön plana çıkarıyor olabilir. Benzer bir durum romantik ilişkilerde de karşımıza çıkabiliyor. Bir kişi partnerinin kendisine yeterince zaman ayırmadığını düşünürken diğeri yoğun olmasına rağmen elinden geleni yaptığını hissedebilir. İki kişi de aynı ilişkiyi yaşıyor ama ilişkiyi değerlendirdikleri noktalar farklı olabiliyor. Bazen bu gibi anlaşmazlıklarda kendi bakış açımıza o kadar odaklanıyoruz ki karşımızdaki kişinin olayı neden farklı değerlendirdiğini düşünmüyoruz bile. Bizim için oldukça açık olan bir durumun başka biri için aynı derecede açık olmayabileceğini unutabiliyoruz. Ancak burada önemli bir ayrım var: İnsanların aynı olayı farklı yorumlaması, her yorumun eşit derecede doğru olduğu anlamına gelmez. Bir olayın doğrulanabilecek yönleri vardır. Fakat insanlar aynı olaydan, sahip oldukları bilgiler ve beklentiler doğrultusunda farklı anlamlar çıkarabilirler.
Peki, Gerçeklik Kimin Gördüğü Gibi?
Bence bu konunun en ilginç tarafı, kendi düşüncelerimizden ne kadar emin olursak olalım algılarımızın geçmiş deneyimlerimizden, beklentilerimizden ve inançlarımızdan etkilenebiliyor olması. Günlük hayatımızda bazen karşımızdaki kişinin bizi neden anlamadığını sorguluyoruz. Oysa belki de aynı olayı farklı şekillerde değerlendirdiğimiz için birbirimizi anlamakta zorlanıyoruz. Bir arkadaşımızın sessizliğini ilgisizlik, bir öğretmenin eleştirisini başarısızlık, birinin yüz ifadesini öfke olarak yorumlayabiliyoruz. Ancak bu yorumlarımızın her zaman doğru olduğunu söyleyebilir miyiz? Belki de bizi en çok yanıltan şey, bir olay hakkında yanlış düşünmemizden ziyade kendi yorumumuzun yanlış olabileceğini hiç hesaba katmamamızdır. Bu nedenle bir anlaşmazlık yaşadığımızda yalnızca "Ben neden haklıyım?" sorusunu sormak yerine "Karşımdaki kişi bu olayı neden farklı görüyor olabilir?" sorusunu da sormak önemli olabilir. Sonuçta aynı olayı yaşamak, onu aynı şekilde algılamak veya hatırlamak anlamına gelmiyor. Zihnimiz dünyayı anlamlandırırken geçmiş deneyimlerimizden, beklentilerimizden ve inançlarımızdan yararlanıyor. Belki de başkalarını daha iyi anlamanın ilk adımı, kendi bakış açımızın da her zaman gerçeğin tamamını yansıtmayabileceğini fark etmektir. Peki, siz en son ne zaman bir olayda tamamen haklı olduğunuzu düşünüp daha sonra karşınızdaki kişinin de farklı bir bakış açısı olabileceğini fark ettiniz?
Kaynakça
- Bartlett, F. C. (1932). Remembering: A study in experimental and social psychology. Cambridge University Press.
- Hastorf, A. H., & Cantril, H. (1954). They saw a game: A case study. The Journal of Abnormal and Social Psychology, 49(1), 129–134. https://doi.org/10.1037/h0057880
- Lord, C. G., Ross, L., & Lepper, M. R. (1979). Biased assimilation and attitude polarization: The effects of prior theories on subsequently considered evidence. Journal of Personality and Social Psychology, 37(11), 2098–2109. https://doi.org/10.1037/0022-3514.37.11.2098
- Nickerson, R. S. (1998). Confirmation bias: A ubiquitous phenomenon in many guises. Review of General Psychology, 2(2), 175–220. https://doi.org/10.1037/1089-2680.2.2.175
- Ross, L. (1977). The intuitive psychologist and his shortcomings: Distortions in the attribution process. In L. Berkowitz (Ed.), Advances in experimental social psychology (Vol. 10, pp. 173–220). Academic Press. https://doi.org/10.1016/S0065-2601(08)60357-3



