Ruhsal Hastalık mı, Normal Olma Baskısı mı? Foucault’nun Penceresinden Psikoloji
Giriş
Modern insan, duygularını bile yönetmesi gerektiğine inanıyor. Üzgünse toparlanmalı, kaygılıysa sakinleşmeli, başarısızsa kendini geliştirmeli. Sürekli daha mutlu, daha üretken ve daha güçlü olması bekleniyor. Bu beklentilerin dışında kalan bir insanı ne zaman anlamaya çalışıyor, ne zaman onu bir sorun olarak görmeye başlıyoruz?
Michel Foucault’nun düşünceleri, psikolojik durumlara yalnızca bireyin iç dünyasından bakmamamız gerektiğini hatırlatır. Çünkü ruhsal sıkıntılar, kişisel deneyimlerin yanı sıra toplumsal normlar, güç ilişkileri ve normal kabul edilen davranışlarla da bağlantılıdır. Bu açıdan psikoloji, yalnızca bireyin yaşadığı sorunları değil, bu sorunların anlam kazandığı toplumsal koşulları da incelemelidir.
Normal Olanı Kim Belirliyor?
Foucault, Deliliğin Tarihi adlı eserinde akıl, delilik ve toplum arasındaki tarihsel ilişkiyi ele alır. Onun yaklaşımı, psikolojik rahatsızlıkların gerçekliğini inkâr etmekten ziyade, toplumların hangi davranışları normal, hangilerini anormal olarak tanımladığını sorgulamamıza yardımcı olur. Çünkü normal kabul edilen davranışlar, yalnızca bireysel özelliklerle değil, tarihsel ve kültürel koşullarla da şekillenir.
Bir insanın sessizliği içine kapanıklık, itirazı uyumsuzluk, yoğun duyguları ise kontrolsüzlük olarak yorumlanabilir. Oysa aynı davranış, farklı bir kültürel veya toplumsal bağlamda farklı anlamlar taşıyabilir. Bu nedenle insan davranışlarını yalnızca belirli ölçütlere göre değerlendirmek, bireyin özgün deneyimini gözden kaçırmamıza neden olabilir.
Elbette her davranışın psikolojik bir açıklaması vardır demek mümkün değildir. Ancak davranışları değerlendirirken içinde bulunulan kültürü, sosyal çevreyi ve beklentileri göz ardı etmek de doğru değildir. Çünkü bazen bir insanın yaşadığı sıkıntı kadar, bu sıkıntıyı nasıl yaşaması gerektiğine ilişkin toplumsal beklentiler de onu zorlar. Üzüntünün ne kadar sürmesi gerektiğine, öfkenin nasıl ifade edileceğine veya korkunun ne zaman aşılması gerektiğine dair beklentiler, bireyin kendi duygularıyla kurduğu ilişkiyi etkileyebilir.
İktidar İnsanın İçine Yerleştiğinde
Foucault’nun iktidar anlayışında denetim, yalnızca dışarıdan gelen yasaklarla sınırlı değildir. İktidar, bireylerin davranışlarını düzenleyen normlar ve gündelik uygulamalar aracılığıyla da işler. İnsan zamanla toplumsal ölçütleri içselleştirir ve kendisini bu ölçütlere göre denetlemeye başlar.
Yeterince başarılı mıyım? Neden diğerleri kadar mutlu değilim? Neden hâlâ kendimi toparlayamadım?
Bu soruların her biri tek başına sorunlu değildir. Ancak insanın kendi değerini sürekli performansına, mutluluğuna ve başkalarının onayına bağlaması, psikolojik yükünü artırabilir. Böylece kişi yalnızca kaygı yaşamakla kalmaz; kaygılandığı için de kendisini yetersiz görmeye başlayabilir. Yaşadığı duyguyu anlamaya çalışmak yerine, o duyguyu bir başarısızlık olarak değerlendirebilir.
Özellikle başarı, güzellik, üretkenlik ve mutluluk kavramlarının sürekli görünür olduğu günümüz dünyasında birey, kendisini başkalarıyla karşılaştırmaya daha yatkın hâle gelebilir. Sosyal medya, insanların çoğunlukla yaşamlarının seçilmiş ve olumlu anlarını paylaşması nedeniyle bu karşılaştırmaları yoğunlaştırabilir. Kişi kendi gündelik yaşamını başkalarının idealize edilmiş görüntüleriyle kıyaslayarak kendisini eksik görebilir. Böylece toplumsal denetim, kişinin kendi kendisini denetlemesine dönüşür.
Buradaki temel mesele, toplumsal beklentilerin her zaman zararlı olması değildir. Sorun, bu beklentilerin sorgulanamaz kurallara dönüşmesi ve bireyin kendi ihtiyaçlarını değerlendirmesini zorlaştırmasıdır.
Psikoterapi Yalnızca Bireyi mi Değiştirmeli?
Psikoterapinin amacı, insanı toplumsal beklentilere kusursuz biçimde uyum sağlayan birine dönüştürmek değildir. Psikolojik yardım, kişinin yaşadığı sıkıntıyı anlamasına, işlevselliğini geliştirmesine ve kendi yaşamı üzerinde daha fazla söz sahibi olmasına katkıda bulunabilir. Bunun için kişinin düşüncelerini, duygularını, davranışlarını ve yaşam koşullarını birlikte değerlendirmek önemlidir.
Burada önemli bir ayrım vardır: Her ruhsal sıkıntıyı toplumsal baskıya indirgemek ne kadar eksikse, bütün sorumluluğu bireyin kişiliğine yüklemek de o kadar eksiktir. Depresyon ve kaygı bozuklukları biyolojik, psikolojik ve sosyal etkenlerin etkileşimiyle ortaya çıkabilir. Bu nedenle bireysel deneyim ile toplumsal koşullar birbirinden bağımsız düşünülmemelidir.
Foucault’nun düşünceleri, klinik değerlendirmelerin yerine geçmez; psikolojik değerlendirmeye eleştirel bir boyut kazandırır. Bireyin belirtilerini incelerken onun hangi normlar içinde yaşadığını, kendisinden neler beklendiğini ve kendisini hangi ölçütlerle yargıladığını da düşünmeye davet eder.
Bu yaklaşım, terapistin de kendi varsayımlarını sorgulamasını gerektirir. Danışanın hangi davranışını sorun olarak görüyoruz? Bu değerlendirme kişinin yaşadığı sıkıntıya mı dayanıyor, yoksa toplumsal beklentilerle ne ölçüde örtüştüğüne mi? Danışanın değişmesi gereken yönleri belirlenirken onun değerleri, ihtiyaçları ve yaşam hedefleri ne kadar dikkate alınıyor?
Bu sorular, psikolojik yardımın amacını daha dikkatli biçimde belirlemeye yardımcı olabilir. Aynı zamanda bireyin yaşadığı her güçlüğü kişisel yetersizlik olarak yorumlamak yerine, içinde bulunduğu koşulları anlamaya yönelik daha kapsamlı bir yaklaşım geliştirilmesini sağlar.
Sonuç: İnsanı İyileştirmek mi, Norma Uydurmak mı?
Psikolojinin önündeki önemli sorulardan biri şudur: Yardım ettiğimiz insanın acısını mı azaltıyoruz, yoksa onu yalnızca çevresinin beklentilerine daha uygun hâle mi getirmeye çalışıyoruz?
Bu iki amaç her zaman birbirine zıt değildir. Ancak aralarındaki farkı gözetmek gerekir. Çünkü toplumun kabul ettiği her davranış sağlıklı, toplumun alışık olmadığı her davranış da hastalıklı değildir. Bireyin farklı olması tek başına bir sorun göstergesi sayılamaz; aynı şekilde, toplumsal normlara uyum sağlamak da her zaman psikolojik iyilik hâlinin kanıtı değildir.
Foucault’nun düşünceleri bize normalin her zaman tarafsız bir ölçüt olmadığını gösterir. Bu, ruhsal rahatsızlıkların önemsiz olduğu anlamına gelmez; aksine, insanı değerlendirirken daha kapsamlı bir bakış açısına ihtiyaç duyduğumuzu hatırlatır. Psikolojik değerlendirme, hem bireyin yaşadığı sıkıntıyı hem de bu sıkıntının ortaya çıktığı bağlamı dikkate almalıdır.
Psikolojik açıdan asıl mesele, insanı bir kategoriye yerleştirmekten önce onun deneyimini anlamaktır. Bireyin yaşadığı sıkıntıyı değerlendirirken hem kişisel ihtiyaçlarını hem de içinde bulunduğu toplumsal koşulları dikkate almak gerekir. Çünkü insanı anlamak, yalnızca onun içinde ne olduğunu değil, hangi koşullar altında yaşadığını da sorgulamayı gerektirir.



