Kendi Hayatında Misafir Gibi Yaşamak: İnsan Kendini Ne Zaman Kaybeder?
Kendi Hayatında Misafir Gibi Yaşamak: İnsan Kendini Ne Zaman Kaybeder?
Bir düşünün… Gün içinde kaç kez gerçekten ne istediğinizi kendinize sordunuz? Kaç kez bir davete gitmek istemediğiniz hâlde kırmamak için kabul ettiniz? Kaç kez yorulduğunuzu fark ettiğiniz hâlde başkalarının ihtiyaçlarını kendi ihtiyaçlarınızın önüne koydunuz? Kaç kez sırf huzur bozulmasın diye içinizden geçenleri söylemekten vazgeçtiniz?
İnsan çoğu zaman kendisini büyük bir olayın ardından kaybetmez. Bu kayıp, küçük vazgeçişlerin birikmesiyle gerçekleşir. Önce bir isteğini erteler, sonra bir düşüncesini dile getirmekten vazgeçer. Zamanla kendi tercihlerini değil, çevresinin beklentilerini dikkate almaya başlar. Bir süre sonra ise oldukça tanıdık ama bir o kadar da yabancı bir hayatın içinde bulur kendisini.
Dışarıdan bakıldığında her şey yolundadır. Sorumluluklar yerine getirilir, ilişkiler sürdürülür, aile ihmal edilmez, iş aksatılmaz. Fakat bütün bu düzenin içinde önemli bir eksiklik vardır: Kişinin kendisi. İşte insanın kendi hayatında misafir gibi yaşamaya başlaması tam da burada ortaya çıkar.
Kendinden vazgeçmek her zaman fedakârlık değildir
Fedakârlık, sağlıklı ilişkilerin önemli bir parçasıdır. Birlikte yaşamanın, sevmenin ve sorumluluk almanın doğasında zaman zaman kendi isteklerimizden ödün vermek vardır. Ancak fedakârlık ile kendini sürekli ihmal etmek arasında önemli bir fark bulunur. Fedakârlıkta kişi neyi, neden ve ne kadar süreyle yaptığının farkındadır. Kendi ihtiyaçlarını da önemser. Kendini ihmal eden kişi ise çoğu zaman seçim yaptığını bile fark etmez. Başkalarının memnuniyetsizliğini önlemek, eleştirilmekten kaçınmak, terk edilmemek ya da kabul görmek için kendi ihtiyaçlarını geri plana iter. Bu davranışın arkasında bazen çocukluk döneminde öğrenilmiş ilişki kalıpları bulunabilir. Çocukken ancak uslu olduğunda takdir edilen, hata yaptığında sevgiden mahrum bırakılan ya da ailesinin duygusal yükünü taşımak zorunda kalan birey, yetişkinlikte de benzer bir ilişki anlayışını sürdürebilir. Sevilmek için uyum sağlamak, kabul görmek için itiraz etmemek ve değerli hissetmek için sürekli işe yarar olmak… Böylece kişi, ilişkilerinde kendi varlığını ortaya koymak yerine karşısındakinin beklentilerine göre şekillenmeyi öğrenir. Bir süre sonra şu soruyu sormak bile zorlaşır: Ben gerçekten ne istiyorum?
İnsan kendisine ne zaman yabancılaşır?
Kendine yabancılaşma çoğu zaman bir anda gerçekleşmez. Kişi, kendi duygularıyla arasındaki bağı yavaş yavaş zayıflatır. Örneğin mutsuz olduğu bir ilişkide kalmaya devam ederken mutsuzluğunu önemsizleştirebilir. İşinden memnun olmadığı hâlde değişiklik yapmayı sürekli erteleyebilir. Dinlenmeye ihtiyaç duyduğunda kendisini tembel olmakla suçlayabilir. Hayır demek istediğinde ise karşısındaki insanın kırılma ihtimalini kendi rahatsızlığından daha önemli görebilir. Bu süreçte kişi, kendi duygularını anlamaya çalışmak yerine onları yönetmeye, bastırmaya ve çoğu zaman açıklamaya çalışır. Psikolojik açıdan burada önemli olan nokta, bireyin kendi içsel ihtiyaçları ile dışarıdan gelen beklentiler arasındaki dengenin bozulmasıdır. Özellikle onaylanma ihtiyacının belirgin olduğu ilişkilerde kişi, kendi değerini başkalarının kendisine verdiği tepkiler üzerinden değerlendirmeye başlayabilir. Oysa herkesin beklentisini karşılamak mümkün değildir. Daha önemlisi, herkesin beklentisini karşılamaya çalışırken insanın kendi hayatına yabancılaşması mümkündür.
Bir danışma sürecinden iki temsili örnek
Birinci örnek: Herkesin annesi, kendisinin yabancısı Danışma sürecinde karşılaşılabilecek bir durumu düşünelim. Kırklı yaşlarında, evli ve çocuk sahibi bir kadın… Evin bütün sorumluluklarını üstlenmiş, çocuklarının ihtiyaçlarını takip ediyor, eşinin iş yoğunluğunu dikkate alıyor, aile büyüklerinin beklentilerini de karşılamaya çalışıyor. Çevresindeki herkes onu fedakâr, güçlü ve anlayışlı biri olarak tanımlıyor. Ancak kendisine ne istediği sorulduğunda uzun süre cevap veremiyor. En son ne zaman yalnızca kendisi için bir şey yaptığını hatırlamıyor. Bir hobi edinmek istiyor ama evdeki işler bitmeden bunu yapmayı doğru bulmuyor. Dinlenmek istediğinde suçluluk hissediyor. Bazen kimsenin kendisinden bir şey istemediği birkaç saat geçirmek istediğini söylüyor. Buradaki mesele yalnızca iş yükü değil. Kadın, yıllar içinde kendisini anne, eş ve evlat rollerinin içinde tanımlamaya başlamış; bireysel ihtiyaçlarını ise neredeyse görünmez hâle getirmiş. Bu noktada üzerinde çalışılması gereken konu, aile sorumluluklarını terk etmek değil, kişinin kendi varlığını bu sorumlulukların içine yeniden dâhil edebilmesidir. Çünkü iyi bir anne olmak, kendinden vazgeçmek zorunda olmak anlamına gelmez.
İkinci örnek: Herkesi kırmamak için kendini kıran insan
Bir başka temsili danışma örneğinde ise otuzlu yaşlarında bir erkek, yakın ilişkilerinde sürekli anlaşılmadığını ve değer görmediğini ifade ediyor. Ancak ilişki dinamikleri ele alındığında dikkat çekici bir durum ortaya çıkıyor: Kendisini rahatsız eden davranışları dile getirmiyor, istemediği taleplere itiraz etmiyor ve karşısındaki kişinin beklentilerini karşılamaya çalışıyor. Neden böyle davrandığı sorulduğunda verdiği cevap oldukça anlamlı:
"Bir şey söylersem tartışma çıkacak. Ben de sorun yaşamak istemiyorum."
Bu cümle, bazen bir insanın ilişkideki huzuru korumak adına kendi duygusal ihtiyaçlarını nasıl görünmez kılabildiğini gösteriyor. Oysa sürekli susmak, her zaman huzur getirmez. Bazen yalnızca konuşulmayan sorunların birikmesine neden olur. Bu kişi için psikolojik çalışmanın önemli adımlarından biri, karşısındaki insanı kırmadan kendi düşüncesini ifade edebilmenin ve hayır diyebilmenin mümkün olduğunu deneyimlemektir.
Her iki örnekte de ortak nokta şudur: Kişiler başkalarıyla ilişkilerini sürdürürken kendileriyle olan ilişkilerini ihmal etmektedir.
Kendini seçmek bencillik midir?
Toplumda özellikle aile ve yakın ilişkiler söz konusu olduğunda kendini önceliklendirmek zaman zaman bencillikle karıştırılabiliyor. Oysa kişinin kendi ihtiyaçlarını fark etmesi, sınırlarını belirlemesi ve kendi yaşamına ilişkin kararlar alması bencillik değildir. Sağlıklı bir benlik algısının ve dengeli ilişkilerin önemli bir parçasıdır. Burada önemli olan, yalnızca kendini düşünmek değil; kendini de hesaba katabilmektir. Bir insanın sürekli anlayış göstermesi, onun sınırsız bir anlayış kapasitesine sahip olduğu anlamına gelmez. Sürekli güçlü görünmesi, yorulmadığı anlamına gelmez. Her koşulda uyum sağlaması da her şeyden memnun olduğu anlamına gelmez. Kişinin kendi sınırlarını tanıması, duygularını ifade etmesi ve ihtiyaçlarını önemsemesi ilişkileri bozmak zorunda değildir. Aksine, karşılıklı saygının gelişmesi için gerekli bir alan oluşturabilir. Elbette her ilişkide sınır koymak kolay değildir. Özellikle baskı, tehdit, kontrol veya duygusal şiddetin bulunduğu ilişkilerde sınır koymanın güvenlik boyutu da değerlendirilmelidir.
Peki insan kendisine nasıl geri döner?
Kendine dönmek, hayatındaki herkesi geride bırakmak ya da bütün düzenini değiştirmek değildir. Bazen oldukça küçük ama anlamlı farkındalıklarla başlar. Öncelikle kişi, kendi isteklerini yeniden duymayı öğrenmelidir. Gün içinde kendisine şu soruları sorabilir: • Şu anda gerçekten ne hissediyorum? • Bunu yapmak istiyor muyum, yoksa birini kırmamak için mi kabul ediyorum? • Kendi ihtiyacımı neden sürekli erteliyorum? • Bir başkasının beklentisini karşılamadığımda neden suçluluk duyuyorum?
Bu soruların amacı kişiyi kendisiyle yüzleştirmek ve suçlamak değil, otomatikleşmiş davranış kalıplarını fark etmesini sağlamaktır. Bunun yanında küçük sınırlar belirlemek, kişisel ilgi alanlarına yeniden zaman ayırmak, yardım istemeyi öğrenmek ve gerektiğinde profesyonel psikolojik destek almak bu sürece katkı sağlayabilir. Çünkü insanın kendisiyle kurduğu ilişki de emek ister. Başkalarını anlamaya gösterdiği çabayı kendisine göstermeyi öğrenmesi gerekir.
Sonuç: Hayatınızda kendinize de bir yer açın
Bazen insanın hayatında herkesin bir yeri vardır. Eşinin, çocuklarının, arkadaşlarının, ailesinin, işinin ve sorumluluklarının… Ancak bütün bu yerleşmiş düzenin içinde kendisine ayırdığı bir yer yoktur. Belki de insanın kendine soracağı en önemli sorulardan biri şudur: "Ben, kendi hayatımın neresindeyim?"



