Başaramadığımızda Kendimize Ne Yapıyoruz?
Başarı Ne Zaman Değerimizin Ölçüsü Oldu?
Bir sınav sonucu açıklanır. Öğrenci kâğıda bakar ve “Bu konuyu öğrenememişim” yerine “Ben zaten yapamıyorum” der. Bir çalışan beklediği terfiyi alamaz; akşam eve yalnızca hayal kırıklığıyla değil, kendisinden duyduğu şüpheyle döner. Bir ebeveyn çocuğunun yaşadığı güçlüğü kendi anne babalığının eksikliği olarak görür. Evliliğinde sorun yaşayan biri, ilişkinin nereye gittiğini düşünürken kendisinin sevilmeye değer olup olmadığını sorgulamaya başlar. Birbirinden farklı bu deneyimlerde benzer bir geçiş yaşanır: Ortada değerlendirilmesi gereken bir sonuç varken, kişi kendisini yargılamaya başlar. “İstediğim gibi olmadı” cümlesi, fark edilmeden “Ben yeterli değilim”e dönüşür. Peki, hayatımızda bir şeylerin yolunda gitmemesi ne zaman bizim de yanlış, eksik ya da başarısız bir insan olduğumuz anlamına gelmeye başladı?
Kendimize Değer Vermenin Koşulları
Başarılı olmayı istemek, emek verdiğimiz bir işin karşılığını beklemek ve gelişmek için çabalamak hayatın doğal parçalarıdır. Ancak kendimize duyduğumuz saygı, yalnızca belirli sonuçları elde ettiğimiz sürece var olabiliyorsa başarı farklı bir anlam kazanır. Artık ulaşmak istediğimiz hedef, aynı zamanda değerimizi kanıtlama koşuludur. Crocker ve Wolfe’un özdeğerin koşullara bağlılığını ele alan yaklaşımı, insanların kendilerine ilişkin değerlendirmelerini belirli alanlardaki başarı ve başarısızlıklara bağlayabildiğini açıklar. Bu alanlar, kişinin kendisine hangi koşullarda değer verdiğini anlamak açısından önem taşır. Gündelik hayatta bu koşullar her zaman açıkça söylenmez. Bazen yüksek not aldığımızda gördüğümüz ilginin artmasında, bazen kazancımız konuşulurken hissettiğimiz gururda, bazen de “Senin çocuğun nasıl böyle yapar?” sorusunda belirir. Zamanla insan kendi içinde bir anlaşma kurabilir: Başarırsam kendimden memnun olabilirim. Beklentiyi karşılarsam takdiri hak ederim. Hayatı düzgün götürürsem yeterli sayılırım. Bu anlaşmanın güçlüğü, hayatın her zaman o koşullara uymamasıdır.
Başarı Sevinç mi, Geçici Bir Rahatlama mı?
Kendine değer verebilmek için başarılı olmaya ihtiyaç duyan kişi, beklediği sonuca ulaştığında da kalıcı bir güven duygusu yaşamayabilir. Bir süre rahatlar; ardından yeni bir ölçüt belirir. İyi bir notun devamı gelmelidir. Terfinin hakkı verilmelidir. Çocuk başarılı olmaya devam etmelidir. İlişkide sorun çıkmamalıdır. Elde edilen sonuç, kaybedilmemesi gereken bir yeterlilik belgesine dönüşebilir. Böyle bir durumda başarıyı kutlamak zorlaşır. İnsan durup emeğini görmek yerine bir sonraki sınava hazırlanır. Üstelik burada sınav, yalnızca okulda girilen sınav değildir; başkalarının gözünde ve kendi zihninde tekrar tekrar yeterli bulunma çabasıdır. Kendimize şu soruyu sormak bu nedenle anlamlı olabilir: Başardığımda seviniyor muyum, yoksa yalnızca kendimi suçlamayı bir süreliğine bırakıyor muyum? İkisinin dışarıdan görünüşü benzeyebilir. İçeride bıraktıkları deneyim ise oldukça farklıdır.
Bütün Sonuç Gerçekten Bize mi Ait?
Bir öğretmen dersini dikkatle hazırlayabilir; öğrencisinin öğrenmesini etkileyen bütün koşulları yönetemez. Bir ebeveyn ilgili ve destekleyici olabilir; çocuğunun hiçbir güçlük yaşamamasını sağlayamaz. Bir çalışan yetkin olabilir; kurumun kararları üzerinde sınırsız söz sahibi değildir. Bir kişi evliliğine emek verebilir; ilişkinin karşılıklılığını tek başına kuramaz. Bu gerçek, kendi sorumluluğumuzu değerlendirmemizi engellemez. Aksine, sorumluluğumuzu daha doğru tanımlamamıza yardımcı olur. “Benim payım ne?” sorusu davranışlarımızı incelemeye açar. “Hepsi benim yüzümden” düşüncesi ise inceleme alanını kapatıp bizi tek bir hükümle baş başa bırakabilir. Kendi etkimizin sınırını kabul etmek bazen zor gelir. Çünkü her şeyin bize bağlı olduğunu düşünmek, ağır bir yükün yanında kontrol hissi de sunar: Daha çok çalışırsam, daha doğru davranırsam, yeterince çabalarsam her şeyi düzeltebilirim. Oysa emek, sonuç üzerinde etkili olsa da onun garantisi değildir. Bunu kabul edemediğimizde, değiştiremeyeceğimiz koşulların bedelini de kendimizi değersizleştirerek ödeyebiliriz.
Başkalarının Hayatı Bir Ölçüye Dönüştüğünde
Kendi yeterliliğimizi değerlendirirken çoğu zaman yalnızca hedeflerimize bakmayız. Başkasının çocuğunun başarısını, arkadaşımızın kariyerini, bir çiftin birlikte çekilmiş fotoğrafını da hesaba katarız. Böylece birbirinden farklı koşullarda yaşanan hayatlar, sanki aynı soruların sorulduğu ortak bir sınavmış gibi karşılaştırılır. Birinin iyi görünen sonucu, bizim eksikliğimizin kanıtı sayılır. Bu bakış ilişkilerimize de sızabilir. Çocuğun zorlanması, öğretmenin önerisi ya da eşin dile getirdiği bir ihtiyaç, üzerinde konuşulabilecek bir mesele olmaktan çıkarak kişisel bir tehdit gibi algılanabilir. Kendimizi savunmaya başladığımızda ise karşımızdakinin neye ihtiyaç duyduğunu duymak güçleşir. Değerimizi korumaya çalışırken, aslında geliştirmek istediğimiz ilişkiye daha az yer açabiliriz.
Bir Sonucu Kendimiz Hakkında Hükme Dönüştürmeden Önce
Beklemediğimiz bir sonuçla karşılaştığımızda, zihnimiz hızla bir açıklama üretir. O açıklamanın ne olduğunu fark etmek için üç soruya yer açabiliriz:
Ne oldu?
Ben bu sonuca hangi anlamı verdim?
Şimdi ne yapabilirim?
“İş başvurum kabul edilmedi” yaşanan olaydır. “Demek ki yeterince iyi değilim” ise o olaya yüklediğimiz anlamdır. Sonraki adım, deneyimimizi değerlendirmek, geri bildirim istemek veya başka bir başvuruya hazırlanmaktır. Bu ayrım, hayal kırıklığını ortadan kaldırmaz; ancak kendimizi bütünüyle yargılamadan duruma bakabilmemize yardımcı olabilir. Aynı ayrımı hayatın başka alanlarında da kurabiliriz. “Denemede netlerim düştü” cümlesinin ardından “Benden bir şey olmaz” demek yerine hangi konularda ve hangi koşullarda zorlandığımıza bakabiliriz. Eşimizle yaşadığımız bir tartışmadan sonra “Ben ilişki yürütemiyorum” sonucuna varmadan önce, o konuşmada neyi duymadığımızı, neyi anlatamadığımızı ve hangi davranışımızı değiştirebileceğimizi düşünebiliriz. Kendimize yönelttiğimiz değerlendirmenin sınırı önemlidir. “Bu konuşmada sesimi yükselttim” dediğimizde sorumluluğunu alabileceğimiz bir davranışı tanımlarız. “Ben kötü bir insanım” dediğimizde ise nereden başlayacağımızı belirsizleştiririz. Somut bir davranış üzerine düşünmek, özür dilemeye, hazırlığımızı değiştirmeye veya destek istemeye kapı açar. Başarıyı değerlendirirken yalnızca sonucu kaydetmek de eksik bir tablo oluşturabilir. Öğrenci için notun yanında sürdürülen çalışma düzenini, çalışan için terfinin yanında gelişen becerileri, ilişkide ise sorunların yanında kurulabilen açık iletişimi görebilmek gerekir. Böylece istediğimiz yere henüz ulaşmamış olsak da neyi geliştirdiğimizi ve nerede desteğe ihtiyaç duyduğumuzu ayırt edebiliriz.
Kendimizi Mahkûm Etmeden Değerlendirebilmek
Burada ihtiyaç duyduğumuz şey, başarısızlığı önemsizleştirmek değildir. Hazırlanmadığımız bir sınav, ihmal ettiğimiz bir sorumluluk veya incitici bir davranış üzerinde düşünmemiz gerekebilir. Ancak bunu yaparken kullandığımız dil, neyi görebileceğimizi etkiler. “Ben beceriksizim” dediğimizde değiştirilebilir bir davranışı tarif etmeyiz. “Hazırlığımı son haftaya bıraktım” dediğimizde ise üzerinde çalışabileceğimiz bir noktayı belirleriz. Benzer biçimde, “Kötü bir ebeveynim” hükmü yerine “Bu konuşmada çocuğumu dinlemeden tepki verdim” diyebilmek, onarım için alan açar. Neff’in öz şefkat yaklaşımı da güçlük ve yetersizlik deneyimleri karşısında kendimize anlayışla yaklaşmayı, bunları insan olmanın ortak deneyimi içinde görebilmeyi içerir. Bu yaklaşım, hatalarımızla yüzleşirken kendimize nasıl davrandığımızı düşünmemize yardımcı olur. Kendimize duyduğumuz saygının neye dayandığı, işler ters gittiğinde daha görünür olur. Bir sınavı geçemediğimizde, emeğimizin karşılığını alamadığımızda, bir ilişkiyi sürdüremediğimizde kendimize nasıl davranıyoruz?
Üzülmemize izin veriyor muyuz, yoksa bir de kendimizi mi suçluyoruz?
Dinlenmeyi hak etmediğimizi düşünüp daha çok mu çalışıyoruz?
Zorlandığımızı paylaşabiliyor muyuz, yoksa yetersiz görüneceğimiz korkusuyla her şeyi tek başımıza mı taşımaya çalışıyoruz?
Aslında en çok böyle zamanlarda kendimize ayırdığımız yere bakmamız gerekir. Çünkü dinlenmeye, anlaşılmaya ve destek görmeye duyduğumuz ihtiyaç başarısız olduğumuzda azalmaz. Yeniden başarmaya çalışırken, kendimize iyi davranmayı o güne kadar ertelemek zorunda değiliz. Kendimize duyduğumuz saygı, her başarısızlıkta geri çekiliyorsa, kendimizi sevmek için önümüze hep yeni bir sınav koyuyoruz demektir.
Kaynakça
- Crocker, J., & Wolfe, C. T. (2001). Contingencies of self-worth. Psychological Review, 108(3), 593–623. https://doi.org/10.1037/0033-295X.108.3.593
- Neff, K. D. (2003). Self-compassion: An alternative conceptualization of a healthy attitude toward oneself. Self and Identity, 2(2), 85–101. https://doi.org/10.1080/15298860309032



