Psikolog BulŞehrinde bir uzman

Kontrol Etmezsem Bir Şey Olacak: Zihnin Kesinlik Arayışı

11 dk.okuma süresi
Kontrol Etmezsem Bir Şey Olacak: Zihnin Kesinlik Arayışı

Bazen insanı en çok yoran şey, gerçekleşen bir olay değil, gerçekleşme ihtimalini zihninden çıkaramamasıdır.

Evden çıkmadan önce kapıyı kilitlediğinizi kontrol edersiniz. Birkaç adım attıktan sonra aklınıza bir düşünce gelir: “Ya kilitlemediysem?” Geri döner, kapıyı yeniden kontrol edersiniz. Her şey olması gerektiği gibidir. Bir süre rahatlamış hissedersiniz. Ancak biraz sonra aynı düşünce yeniden belirir. Bu kez zihniniz başka bir ihtimal üretir: “Ya yeterince dikkatli bakmadıysam?”

Benzer bir durum gönderdiğiniz bir mesajı tekrar tekrar okumak, ocağın kapalı olduğundan emin olmak ya da söylediğiniz bir sözün yanlış anlaşılmadığını defalarca düşünmek şeklinde de ortaya çıkabilir. İlk bakışta bunlar dikkatli veya sorumluluk sahibi olmanın bir sonucu gibi görünür. Oysa bazı durumlarda kişinin davranışını belirleyen şey, gerçek bir tehlikeden çok tehlikenin var olabileceğine ilişkin düşüncedir.

Burada üzerinde durulması gereken asıl mesele, insanın neden kontrol ettiği değil, kontrol etmiş olmasına rağmen neden hâlâ emin olamadığıdır.

Zihin Neden Kesinlik Arar?

İnsan zihni, çevresinde olup bitenleri anlamlandırmaya ve gelecekte karşılaşabileceği durumları öngörmeye çalışır. Belirsizlik ise bu öngörü sürecini zorlaştırır. Ne olacağını bilememek, bazı insanlar için yalnızca rahatsız edici bir deneyimken bazıları için yoğun bir kaygı kaynağına dönüşebilir.

Carleton (2016), bilinmeyene yönelik korkunun kaygıyla ilişkili temel süreçlerden biri olabileceğini ileri sürmektedir. Bu yaklaşımda belirsizlik, yalnızca bilgi eksikliği anlamına gelmez; kişinin henüz gerçekleşmemiş olasılıkları tehdit olarak değerlendirmesiyle de ilişkilidir.

Örneğin bir kişi, önemli bir görüşmenin nasıl geçeceğini bilmediğinde heyecanlanabilir. Başka biri ise aynı belirsizliği dayanılması güç bir durum olarak yaşayabilir. Görüşmede ne söyleyeceğini defalarca prova edebilir, olası bütün senaryoları zihninden geçirebilir ve buna rağmen yeterince hazır hissetmeyebilir.

Aslında her iki kişi de aynı gerçekle karşı karşıyadır: Geleceğin bütün ayrıntılarını önceden bilmek mümkün değildir. Ancak belirsizliğe yükledikleri anlam birbirinden farklıdır.

Kontrol ihtiyacı da çoğu zaman bu noktada belirginleşir. Kişi, karşılaşabileceği olumsuz ihtimalleri ortadan kaldırabildiği ölçüde kendisini güvende hissedeceğine inanabilir. Fakat yaşamın tüm olasılıklarını kontrol etmek mümkün olmadığından, güvenlik arayışı zamanla sonu gelmeyen bir uğraşa dönüşebilir.

Bir Düşünce Ne Zaman Tehdide Dönüşür?

Zihnimizden gün içerisinde çok sayıda düşünce geçer. Bunların bazıları istenmeyen, rahatsız edici veya kişinin değerleriyle çelişen içerikler taşıyabilir. Böyle düşüncelerin ortaya çıkması tek başına psikolojik bir bozukluğun göstergesi değildir.

Önemli olan, düşüncenin ortaya çıkmasından sonra kişinin ona nasıl bir anlam yüklediğidir.

Rachman'ın (1997) obsesyonlara ilişkin bilişsel yaklaşımı, kişinin istemsiz biçimde aklına gelen düşünceleri tehlikeli veya önemli olarak yorumlamasının, bu düşüncelerin kalıcı hâle gelmesinde etkili olabileceğini vurgular.

Bir kişinin aklından “Ya birine zarar verirsem?” düşüncesinin geçtiğini varsayalım. Bu düşünceyi zihnin ürettiği istenmeyen bir olasılık olarak değerlendirmek ile düşüncenin varlığını kendi kişiliğine veya gelecekteki davranışlarına ilişkin bir kanıt olarak görmek birbirinden oldukça farklıdır.

İkinci durumda kişi, düşüncenin neden ortaya çıktığını sorgulamaya, kendisini kontrol etmeye ve böyle bir ihtimalin gerçekleşmeyeceğinden emin olmaya çalışabilir. Ancak bu çaba, düşünceyi önemsizleştirmek yerine ona daha fazla dikkat yöneltilmesine neden olabilir.

Burada düşünce ile eylem arasındaki ayrım önemlidir. Bir şeyi düşünmek, onu istemek veya gerçekleştirecek olmak anlamına gelmez. Buna rağmen bazı kişiler, düşüncelerinin içeriğinden kendilerini sorumlu tutabilir.

Böylece başlangıçta kendiliğinden ortaya çıkan bir düşünce, kişinin zihninde çözülmesi gereken bir tehlikeye dönüşür.

Kontrol Etmek Neden Her Zaman Rahatlatmaz?

Kontrol davranışlarının dikkat çekici özelliklerinden biri, çoğu zaman kısa süreli bir rahatlama sağlamasıdır.

Örneğin ocağın açık kalmış olabileceğinden endişelenen biri, mutfağa gidip ocağı kontrol ettiğinde kaygısının azaldığını hissedebilir. Ancak bu rahatlama her zaman kalıcı değildir. Bir süre sonra zihninde yeni bir şüphe oluşabilir ve kişi yeniden kontrol etme ihtiyacı duyabilir.

Salkovskis (1985), obsesif-kompulsif sorunları açıklayan bilişsel-davranışçı modelinde, kişinin zarar verme veya olumsuz bir sonucu önleme konusunda kendisine yüklediği aşırı sorumluluğun önemine dikkat çekmiştir.

Bu bakış açısıyla kontrol etme davranışı, yalnızca bir şeyi doğrulama girişimi değildir. Kimi zaman kişi, ortaya çıkabilecek olumsuz bir olaydan kendisini sorumlu hissetmemek için de kontrol eder.

“Ya benim dikkatsizliğim yüzünden bir şey olursa?” düşüncesi, kontrol davranışını daha zor karşı konulur hâle getirebilir.

Davranışın ardından hissedilen rahatlama ise öğrenme süreçleri açısından önemlidir. Kaygı kontrol sonrasında azaldığında, kişi bir sonraki kaygı anında da aynı davranışa yönelebilir. Böylece kontrol etme, belirsizlikle baş etmenin alışılmış yollarından biri hâline gelir.

Ne var ki bu döngüde kişi, kontrol etmeden de kaygısıyla baş edebileceğini deneyimleme fırsatını kaybedebilir. Her yeni şüphe, yeni bir güvence ihtiyacını beraberinde getirir.

Sonuçta kişi ne kadar çok kontrol ederse o kadar güvende hissetmeyi beklerken, bazen kendisini daha fazla kontrol etmek zorunda hisseder.

Kontrol Her Zaman Görünür Değildir

Kontrol denildiğinde akla çoğunlukla kapıları, prizleri veya eşyaları tekrar tekrar kontrol etmek gelir. Oysa zihinsel kontrol davranışları her zaman dışarıdan fark edilemez.

Kişi geçmişte yaptığı bir konuşmayı defalarca hatırlamaya çalışabilir. Birine yanlış bir şey söyleyip söylemediğini sorgulayabilir. Aklına gelen düşünceleri başka düşüncelerle etkisizleştirmeye uğraşabilir veya yaşadığı bir olayın bütün ayrıntılarını zihninde yeniden canlandırabilir.

Bazen de kontrol ihtiyacı, başkalarından sürekli güvence alma şeklinde ortaya çıkar.

“Gerçekten sorun yok, değil mi?”

“Bana kızmadığından emin misin?”

“Yanlış bir şey yapmadım, öyle değil mi?”

Bu soruların her biri tek başına olağan bir iletişim biçimi olabilir. Ancak aynı konuda tekrar tekrar güvence aramak, kişinin kendi değerlendirmesine güvenmekte zorlandığı bir döngünün parçası hâline gelebilir.

Obsesif-kompulsif bozuklukta görülebilen kompulsiyonlar yalnızca dışarıdan gözlemlenebilen davranışlarla sınırlı değildir. Zihinsel tekrarlar, sayma, olayları zihinde gözden geçirme ve güvence arama da bu kapsamda değerlendirilebilir (Abramowitz ve ark., 2009).

Burada belirleyici olan davranışın kendisinden çok, hangi ihtiyaçla gerçekleştirildiği ve kişinin yaşamını ne ölçüde etkilediğidir.

Sorumluluk Duygusu Ne Zaman Yüke Dönüşür?

Sorumluluk sahibi olmak, günlük yaşamın önemli bir parçasıdır. Verdiğimiz kararların sonuçlarını düşünmek, başkalarının güvenliğini önemsemek ve hatalarımızı fark etmek sağlıklı işlevselliğin göstergeleri arasında yer alır.

Ancak sorumluluk duygusu, kişinin olası bütün olumsuz sonuçları önlemek zorunda olduğuna ilişkin bir inanca dönüştüğünde psikolojik bir yük oluşturabilir.

Bu durumda kişi yalnızca kendi davranışlarından değil, gerçekleşme ihtimali oldukça düşük olan olaylardan da kendisini sorumlu hissedebilir.

Örneğin bir aile üyesinden haber alamadığında, onun başına kötü bir şey gelmiş olabileceğini düşünmek anlaşılabilir bir tepkidir. Ancak kişi, sürekli aramadığı veya kontrol etmediği takdirde yaşanabilecek olumsuz bir olayın sorumluluğunu taşıyacağına inanıyorsa, burada kaygı ile sorumluluk arasındaki ilişki farklılaşmaktadır.

Salkovskis'in (1985) yaklaşımında da kişinin olası bir zararı önlemek için kendisini aşırı derecede sorumlu hissetmesi, obsesif düşüncelerin sürdürülmesinde etkili olabilen bilişsel süreçler arasında ele alınır.

Böyle bir düşünce yapısında hata yapma ihtimali, insan olmanın doğal bir parçası olarak değil, mutlaka ortadan kaldırılması gereken bir tehdit olarak değerlendirilebilir.

Oysa sorumluluk almak ile bütün olasılıkları kontrol etmek aynı şey değildir. Bir insan dikkatli davranabilir, gerekli önlemleri alabilir ve yine de her sonucun kendi denetiminde olmadığını kabul edebilir.

Her Kontrol Davranışı Obsesif-Kompulsif Bozukluk mudur?

Kontrol davranışlarından söz ederken önemli bir ayrım yapmak gerekir: Bir davranışı tekrar etmek, tek başına obsesif-kompulsif bozukluk (OKB) tanısı anlamına gelmez.

Hepimiz zaman zaman kapıyı yeniden kontrol edebilir, önemli bir mesajı göndermeden önce birkaç kez okuyabilir veya verdiğimiz bir karardan emin olmak isteyebiliriz.

OKB açısından değerlendirmede, obsesyonların ve kompulsiyonların kişinin zamanını ne ölçüde aldığı, ne kadar sıkıntıya neden olduğu ve günlük işlevselliğini nasıl etkilediği önem taşır (Abramowitz ve ark., 2009).

Örneğin bir kişinin kapıyı ikinci kez kontrol etmesi ile evden çıkabilmek için uzun süre kontrol davranışlarını tekrarlamak zorunda hissetmesi aynı şekilde değerlendirilemez.

Ayrıca OKB yalnızca temizlik, düzen veya titizlikle ilişkili değildir. Zarar verme korkuları, istenmeyen düşünceler, zihinsel ritüeller ve sürekli güvence arayışı gibi farklı belirtilerle de ortaya çıkabilir.

Bu nedenle kişilerin davranışlarını yalnızca dışarıdan gözlemlenen özelliklere göre tanımlamak veya gündelik dilde kolaylıkla “takıntı” olarak nitelendirmek, yaşanan psikolojik güçlüğün anlaşılmasını zorlaştırabilir.

Belirsizlikle Yaşamayı Öğrenmek Mümkün mü?

Kontrol ihtiyacını ele alırken hedef, kişinin bütün kontrol davranışlarını ortadan kaldırması veya hiçbir konuda dikkatli davranmaması değildir. Asıl mesele, gerekli önlemleri almak ile kaygıyı azaltmak amacıyla sürdürülen tekrarlayıcı davranışlar arasındaki farkın anlaşılmasıdır.

Obsesif-kompulsif bozukluğun psikolojik tedavisinde kullanılan bilişsel davranışçı terapi yaklaşımları içerisinde maruz bırakma ve tepki önleme (ERP), bilimsel desteği güçlü müdahalelerden biridir. Bu yaklaşımda kişi, uzman eşliğinde ve yapılandırılmış biçimde kaygı uyandıran durumlarla karşılaşırken kompulsif tepkilerini gerçekleştirmemeyi öğrenir. Amaç, belirsizliğin ortadan kalkmasını beklemek yerine belirsizlikle birlikte kalabilme becerisini geliştirmektir (National Institute for Health and Care Excellence [NICE], 2005).

Çünkü kontrol ihtiyacının temelindeki güçlük her zaman tehlikenin büyüklüğü değildir. Bazen asıl güçlük, tehlikenin kesin olarak yokluğunu kanıtlayamamaktır.

Yaşamın her alanında mutlak kesinlik aramak, bir noktadan sonra kişinin karar verme özgürlüğünü daraltabilir. Günlük yaşamda küçük gibi görünen seçimler bile uzun zihinsel değerlendirmelere dönüşebilir. Kişi hata yapmamaya çalışırken hareket etmekte, emin olmaya çalışırken karar vermekte zorlanabilir.

Belirsizliğe tahammül geliştirmek ise kaygının hiç hissedilmemesi anlamına gelmez. Kaygı mevcutken de yaşamı sürdürebilmeyi, her düşünceye yanıt vermek zorunda olmadığını fark etmeyi ve her olasılığı önceden çözmeye çalışmamayı içerir.

Belki de burada sorulması gereken soru, “Bundan tamamen emin olabilir miyim?” değil, “Tamamen emin olmadan da hayatıma devam edebilir miyim?” sorusudur.

Çünkü insan zihni geleceği öngörmeye çalışsa da yaşam kesin sonuçlardan değil, olasılıklardan oluşur. Bu olasılıkların tamamını kontrol etmeye çalışmak ise çoğu zaman güven duygusunu artırmaktan çok belirsizliğe karşı duyulan hassasiyeti besler.

Kontrol etme ihtiyacını anlamak, kişinin neden bu kadar kaygılandığını sorgulamakla değil, kontrolün onun için ne anlama geldiğini keşfetmekle başlar.

Bazen güven, hiçbir şeyin ters gitmeyeceğinden emin olmak değildir. Her şeyi önceden bilemeden de yaşamın içinde kalabilmektir.

Kaynakça

  • Abramowitz, J. S., Taylor, S., & McKay, D. (2009). Obsessive-compulsive disorder. The Lancet, 374(9688), 491–499. https://doi.org/10.1016/S0140-6736(09)60240-3
  • Carleton, R. N. (2016). Fear of the unknown: One fear to rule them all? Journal of Anxiety Disorders, 41, 5–21. https://doi.org/10.1016/j.janxdis.2016.03.011
  • National Institute for Health and Care Excellence. (2005). Obsessive-compulsive disorder and body dysmorphic disorder: Treatment (Clinical guideline CG31). https://www.nice.org.uk/guidance/cg31
  • Rachman, S. (1997). A cognitive theory of obsessions. Behaviour Research and Therapy, 35(9), 793–802. https://doi.org/10.1016/S0005-7967(97)00040-5
  • Salkovskis, P. M. (1985). Obsessional-compulsive problems: A cognitive-behavioural analysis. Behaviour Research and Therapy, 23(5), 571–583. https://doi.org/10.1016/0005-7967(85)90105-6
Deniz İnci Şahintürk Deniz İnci Şahintürk
Deniz İnci Şahintürk, İstanbul Kent Üniversitesi İngilizce Psikoloji Bölümü’nden yüksek onur derecesiyle üniversite birincisi olarak mezun olmuş bir psikologdur. Akademik başarısını klinik uygulamalar ve bilimsel araştırmalarla bütünleştirerek mesleki gelişimini sürdürmektedir. Lisans eğitimi boyunca çeşitli klinik merkezlerde, vakıflarda ve kamu kurumlarında gerçekleştirdiği stajlarla çocuk, ergen ve yetişkinlerin psikolojik değerlendirme ve destek süreçlerinde deneyim kazanmıştır. Klinik psikoloji, nöropsikoloji ve adli psikoloji alanlarında edindiği deneyimlerle farklı psikolojik süreçleri çok yönlü bir bakış açısıyla ele almaktadır. Özellikle bireylerin düşünce, duygu ve davranışları arasındaki etkileşimi, psikolojik güçlüklerin ortaya çıkışını ve bu süreçlerin bireysel yaşam üzerindeki etkilerini anlamaya yönelik akademik ilgisini sürdürmektedir. Bilimsel bilgiyi anlaşılır ve erişilebilir bir dille aktarmayı önemseyen Şahintürk, akademik birikimini uygulama deneyimleriyle birleştirerek psikoloji alanında araştırma, yazı ve çalışmalar üretmeye devam etmektedir.
Psikolog Rehberi Psikolog · Online

Cevap Ver

Lütfen isminizi buraya giriniz
Yanlış bir e-posta adresi girdiniz!
Lütfen e-posta adresinizi buraya girin

Lütfen yorumunuzu giriniz!