Çocukluğumuz Büyürken Bizimle Gelir: Erken Dönem Yaşantılarının Yetişkinlikteki İzleri
Bazen küçücük bir söz, günün geri kalanını etkileyebilir. Birinin ses tonundaki değişiklik, beklenen bir mesajın gelmemesi ya da sıradan bir eleştiri… Dışarıdan bakıldığında oldukça küçük görünen bu anlar, bazen içimizde tahmin ettiğimizden çok daha büyük duygular uyandırır. Neden bazı sözleri kolayca geride bırakabilirken bazılarını günlerce zihnimizde taşırız? Neden kimi zaman birinin uzaklaşması, yalnızca o anın değil, çok daha eski bir kaybın hissini de beraberinde getirir?
Belki de bu soruların yanıtlarından bazıları, henüz kendimizi tanımayı öğrenirken yaşadığımız deneyimlerde saklıdır.
Çocukluk, insanın yalnızca büyüdüğü değil, aynı zamanda kendisi ve dünya hakkında ilk düşüncelerini oluşturduğu bir dönemdir. Sevilmenin, kabul görmenin, hata yapmanın, ihtiyaç belirtmenin ve başkalarıyla yakınlık kurmanın ne anlama geldiğini çoğu zaman bu yıllarda öğreniriz. Bakım verenlerimizin bize nasıl yaklaştığı, duygularımıza nasıl karşılık verdiği ve ihtiyaçlarımızı ne ölçüde fark ettiği, kendimizle kurduğumuz ilişkinin ilk temellerini oluşturabilir.
Örneğin, üzüldüğünde sürekli susturulan bir çocuk, zamanla duygularını ifade etmenin gereksiz olduğunu düşünebilir. Korktuğunda küçümsenen ya da ihtiyaç duyduğunda yeterince karşılık bulamayan biri, ilerleyen yıllarda yardım istemekte zorlanabilir. Bazen de kişi, neye ihtiyaç duyduğunu bilmesine rağmen bunu dile getirmekten çekinir. Çünkü bir zamanlar ihtiyaçlarını ifade etmenin karşılık bulmadığı bir ortamda büyümüştür.
Üstelik çocuklukta iz bırakan deneyimler her zaman büyük ve sarsıcı olaylardan oluşmaz. Bazen tekrar eden küçük davranışlar da kişinin kendisiyle ilgili düşüncelerini şekillendirebilir. Sürekli başkalarıyla kıyaslanmak, yalnızca başarılı olduğunda takdir edilmek ya da hata yaptığında sevgiyi kaybedecekmiş gibi hissetmek… Zamanla bunlar, kişinin değerli olabilmek için başarılı olması gerektiğine, hata yapmanın kabul edilemez olduğuna veya başkalarının beklentilerini karşılamadan sevilmeyeceğine inanmasına neden olabilir.
Geçmiş, ilişkilerimizin içinde yeniden karşımıza çıkabilir
Erken dönem yaşantılarının izlerini fark edebileceğimiz alanlardan biri de yetişkinlikte kurduğumuz yakın ilişkilerdir. Bir mesajın geç yanıtlanmasıyla başlayan huzursuzluk, karşı tarafın davranışlarını sürekli anlamlandırmaya çalışma ya da ilişkide kendi ihtiyaçlarını geri plana atma… Bazen bugünkü ilişkimizde yaşadığımız bir durum, geçmişte öğrendiğimiz ilişki biçimlerini yeniden harekete geçirebilir.
Çocukluk döneminde ilginin ve yakınlığın tutarsız olduğu bir ortamda büyüyen biri, yetişkinlikte belirsizliğe karşı daha hassas olabilir. Karşısındaki kişinin ilgisindeki küçük değişiklikleri fark edebilir ve ilişkinin sona ereceğine dair kaygılar yaşayabilir. Bir başkası ise incinme ihtimalinden korunmak için duygusal yakınlıktan uzak durmayı tercih edebilir. Aslında yakınlık kurmak isterken aynı zamanda yakınlığın getirebileceği kırılganlıktan kaçınabilir.
Burada üzerinde durulması gereken nokta, geçmiş yaşantıların bugünkü davranışlarımızı kesin olarak belirlemediğidir. Her insanın mizacı, yaşam koşulları, sonraki deneyimleri ve kurduğu ilişkiler birbirinden farklıdır. Ancak geçmişte öğrendiğimiz bazı kalıpların, farkında olmadan bugünkü ilişkilerimize eşlik edebildiğini de unutmamak gerekir.
Bazen bugünkü duygumuz, geçmişte duyulmamış bir ihtiyacı hatırlatır
Yetişkinlikte yaşadığımız bazı duygusal tepkiler, yalnızca içinde bulunduğumuz durumla ilgili olmayabilir. Anlaşılmak, görülmek, kabul edilmek ve güvende hissetmek gibi temel ihtiyaçlarımız, yaşamın farklı dönemlerinde farklı biçimlerde kendini gösterebilir.
Örneğin, iş yerinde aldığı küçük bir eleştiri sonrasında kendisini tamamen başarısız hisseden birini düşünelim. Belki de o kişi için eleştirilmek, yalnızca yaptığı işin değerlendirilmesi değildir. Aynı zamanda yetersiz hissettiği, hata yaptığında kabul görmeyeceğini düşündüğü eski deneyimleri de hatırlatıyordur.
Bu nedenle bazen kendimize şu soruyu sormak, yaşadığımız duyguyu anlamlandırmamıza yardımcı olabilir: “Şu an hissettiğim şey yalnızca bu olayla mı ilgili, yoksa bana daha önce yaşadığım başka bir duyguyu da mı hatırlatıyor?”
Bu sorunun yanıtını hemen bulmak zorunda değiliz. Önemli olan, kendimize verdiğimiz tepkileri yargılamak yerine onların ardındaki anlamı merak edebilmektir.
Geçmişimizi anlamak, ona mahkûm olmak değildir
Çocukluk yaşantılarımızın bugünkü hayatımızdaki etkilerini fark etmek, geçmişi suçlamak ya da ailemizi sorumlu tutmak anlamına gelmez. Aksine bu farkındalık, kendimize daha yakından bakabilmenin bir yoludur.
Bir zamanlar bizi koruyan bazı davranışlar, bugün ilişkilerimizi zorlaştırıyor olabilir. Çocukken eleştirilmemek için geliştirdiğimiz kusursuz olma çabası, yetişkinlikte sürekli bir yetersizlik hissine dönüşebilir. Duygularımızı saklamak bir dönem kendimizi korumamıza yardımcı olmuşken bugün başkalarıyla yakınlık kurmamızın önünde bir engel oluşturabilir.
Ancak insanın gelişimi çocuklukla sona ermez. Yeni deneyimler, güvenli ilişkiler ve psikoterapi süreci, kişinin kendisiyle ve çevresiyle kurduğu ilişkiyi yeniden değerlendirmesine alan açabilir. Geçmişte öğrenilen her davranışın ve inancın değişmez olmadığını fark etmek, bu sürecin önemli bir parçasıdır.
Belki de kendimize sorabileceğimiz en anlamlı sorulardan biri şudur: “Bugün kendime nasıl davranıyorum ve bu davranış biçimini nerede öğrendim?”
Çünkü çocukluğumuzda öğrendiğimiz her şeyi yetişkinliğimizde sürdürmek zorunda değiliz. Geçmişimiz, bugünümüzü anlamamıza yardımcı olan önemli bir parçadır; ancak geleceğimizi tek başına belirlemek zorunda değildir. Bazen insanın kendisiyle kurduğu ilişki, geçmişte alamadığı bir karşılığı bugün kendisine verebilmeyi öğrendiğinde değişmeye başlar.



