İnsan Kendi İhtiyaçlarına Neden Yabancılaşır?
İnsan Kendi İhtiyaçlarına Neden Yabancılaşır?
İnsan çoğu zaman ne istemediğini, neye tahammül edemediğini ya da hangi durumlarda zorlandığını anlatmakta, neye gerçekten ihtiyaç duyduğunu anlatmaktan daha başarılıdır. Bir davete gitmek istemediğini bilir ama evde kalmaya neden ihtiyaç duyduğunu açıklayamaz. Bir ilişkide mutsuz olduğunu hisseder ama neyin değişmesini istediğini tam olarak tarif edemez. Yorulduğunu fark eder ancak dinlenmek yerine yapması gerekenleri düşünmeye devam eder. Bazen sorun, kişinin ihtiyaçlarının karşılanmaması değil, onları tanımakta giderek zorlanmasıdır.
Kendi ihtiyaçlarına yabancılaşmak, çoğunlukla bir anda gerçekleşen bir kopuş değildir. Daha çok, kişinin kendisiyle kurduğu ilişkinin zaman içinde başkalarının beklentileri, toplumsal roller ve öğrenilmiş davranış kalıpları etrafında yeniden şekillenmesiyle ortaya çıkar.
Çocukluk döneminden itibaren hangi duyguların kabul gördüğünü, hangi davranışların takdir edildiğini ve hangilerinin hoş karşılanmadığını öğreniriz. Üzgün olduğumuzda güçlü olmamız beklenmiş, itiraz ettiğimizde uyumlu olmamız istenmiş ya da ihtiyaçlarımızı dile getirdiğimizde bencil olmakla suçlanmış olabiliriz. Bu deneyimler tekrarlandıkça yalnızca davranışlarımızı değil, kendimizden ne beklediğimizi de etkiler. Zamanla kişi, kendi ihtiyacını fark etmeden önce çevresinin bu ihtiyaca nasıl karşılık vereceğini hesaplamaya başlayabilir.
Örneğin, dinlenmeye ihtiyaç duyduğu hâlde bunu tembellik olarak değerlendiren biri, aslında yalnızca dinlenmekte zorlanmıyor olabilir. Üretken olmadığı zamanlarda kendisini değersiz hissetmeyi öğrenmiş olabilir. Benzer şekilde, bir ilişkide daha fazla ilgi ve yakınlık bekleyen kişi, bu ihtiyacını dile getirmek yerine kendisini fazla talepkâr olmakla suçlayabilir. Böyle durumlarda ihtiyaç ortadan kalkmaz; yalnızca kişinin kendi iç dünyasında meşru bir yer bulamaz.
Bu noktada kişinin ihtiyaçlarıyla beklentileri arasındaki ayrımı da gözden kaçırmamak gerekir. Her zaman güçlü olmak, herkes tarafından sevilmek, başarılı olmak ya da hiçbir konuda başkalarına ihtiyaç duymamak birer kişisel ihtiyaçtan çok, zaman içinde benimsenmiş beklentiler olabilir. Kişi bu beklentileri kendi istekleriyle karıştırdığında, yaşamını kendi değerlerinden ziyade ulaşmaya çalıştığı bir ideal benlik üzerinden düzenlemeye başlayabilir. Böylece ne istediğini anlamaya çalışmak yerine nasıl biri olması gerektiğine odaklanır.
Kendi ihtiyaçlarına yabancılaşmanın ilişkilerdeki yansımaları da oldukça belirgindir. Özellikle yakın ilişkilerde kişi, karşısındaki insanın ne hissettiğini ve neye ihtiyaç duyduğunu anlamaya çalışırken kendi ihtiyaçlarını ikinci plana atabilir. Bir tartışmada karşı tarafın kırılmaması için söylemek istediklerini erteleyebilir, sorun çıkmaması adına rahatsız olduğu davranışları görmezden gelebilir. Başlangıçta ilişkiyi korumaya yönelik görünen bu tutum, zamanla kişinin ilişkideki kendi varlığını daha az hissetmesine neden olabilir.
Üstelik kişi, kendi ihtiyaçlarını uzun süre ifade etmediğinde karşı tarafın bunları kendiliğinden fark etmesini beklemeye başlayabilir. İhtiyaç dile getirilmediği hâlde karşılanmadığında ise hayal kırıklığı, kırgınlık veya öfke ortaya çıkabilir. Böylece kişi hem anlaşılmadığını hisseder hem de anlaşılmak için kendisini ifade etmekte zorlanır. İlişkide yaşanan sorun yalnızca iletişim eksikliği değil, kişinin kendi ihtiyacını tanıma ve sahiplenme konusunda yaşadığı güçlük de olabilir.
Burada dikkat edilmesi gereken bir başka nokta da ihtiyaçlarımızı her zaman doğrudan ve açık biçimde deneyimlemememizdir. Bazen öfke, karşılanmamış bir sınır ihtiyacına; huzursuzluk, ifade edilemeyen bir beklentiye; sürekli yorgunluk ise uzun süredir göz ardı edilen dinlenme ihtiyacına işaret edebilir. Elbette her duygunun tek bir nedeni yoktur. Ancak duygularımızı yalnızca ortadan kaldırılması gereken rahatsızlıklar olarak görmek yerine, hangi deneyimlere eşlik ettiklerini incelemek kendimizle yeniden temas kurmamıza yardımcı olabilir.
Bir başka güçlük ise kişinin kendi ihtiyaçlarını fark ettiğinde suçluluk hissetmesidir. Özellikle başkalarının beklentilerini karşılamayı alışkanlık hâline getirmiş kişiler için hayır demek, yardım istemek veya kendi tercihlerini öne almak beklenenden daha zor olabilir. Çünkü bu davranışlar yalnızca bir karar değişikliğini değil, kişinin kendisini ve çevresiyle kurduğu ilişkiyi yeniden konumlandırmasını gerektirir. Kişi kendi ihtiyacına alan açtığında başkasını hayal kırıklığına uğratacağını düşünebilir. Oysa bir başkasının beklentisini karşılayamamak ile ona değer vermemek aynı şey değildir.
Kendi ihtiyaçlarını tanımak, her isteği hemen yerine getirmek ya da yaşamı yalnızca kişisel beklentiler doğrultusunda düzenlemek değildir. İnsan, hem kendi ihtiyaçları hem de başkalarıyla kurduğu ilişkiler arasında sürekli bir denge kurar. Bu nedenle bir ihtiyacı fark etmek ile onu nasıl karşılayacağına karar vermek birbirinden farklı süreçlerdir. Örneğin, bir kişinin yalnız kalmaya ihtiyaç duyması, ilişkisini önemsemediği anlamına gelmez. Bu ihtiyacı uygun bir biçimde ifade edebilmesi, aksine ilişkide daha sahici bir temas kurulmasını sağlayabilir.
Kişinin kendisiyle yeniden temas kurabilmesi için bazen büyük değişikliklerden önce küçük duraksamalara ihtiyacı vardır. Bir kararı verirken yalnızca doğru olup olmadığını değil, kendisi için ne ifade ettiğini düşünmek; rahatsızlık duyduğu bir durumda bunu hemen geçiştirmek yerine fark etmek; bir isteğini dile getirdiğinde hissettiği suçluluğu incelemek bu sürecin parçaları olabilir. Özellikle uzun zamandır başkalarının beklentilerine göre hareket eden kişiler için kendi tercihlerini belirlemek başlangıçta alışılmadık, hatta rahatsız edici gelebilir.
Bu süreçte kişinin kendisine yöneltebileceği bazı sorular da yol gösterici olabilir: Bir şeyi gerçekten istediğim için mi yapıyorum, yoksa yapmadığımda hissedeceğim suçluluktan kaçınmak için mi? Bir konuda sessiz kalmayı ben mi tercih ediyorum, yoksa vereceğim tepkinin sonuçlarından mı çekiniyorum? Bir kararın ardından hissettiğim rahatlama, o kararın benim için doğru olduğunu mu gösteriyor, yoksa yalnızca bir çatışmadan uzaklaştığımı mı? Bu soruların hemen yanıtlanması gerekmez. Bazen önemli olan, uzun zamandır otomatikleşmiş tepkilerimizi ilk kez merak etmeye başlamaktır.
Kendimize yabancılaştığımızda çoğu zaman bunu fark etmemiz de kolay olmaz. Çünkü alışkanlıklar, zamanla kişiliğimizin değişmez bir parçasıymış gibi hissedilebilir. Oysa yıllardır sürdürdüğümüz bir davranışın bize ait olması, onun bugün de ihtiyaçlarımızla uyumlu olduğu anlamına gelmez.
Kendimizle kurduğumuz ilişki, yalnızca kim olduğumuzu anlamaktan değil, değişen ihtiyaçlarımızı yeniden tanımaya izin vermekten de geçer. Çünkü ihtiyaçlarımız sabit değildir; yaşam koşullarımız, ilişkilerimiz ve deneyimlerimiz değiştikçe onlar da dönüşür. Bir dönem bize iyi gelen bir yaşam biçimi, başka bir dönemde yetersiz kalabilir. Bu nedenle kendimizi tanımak, bir kez tamamlanan bir süreç değil, kendimizle ilişkimizi zaman içinde yeniden gözden geçirebilme becerisidir.
Bazen kendimize yaklaşmanın ilk adımı, daha fazlasını yapmak değil; uzun zamandır otomatik biçimde sürdürdüğümüz şeylerin hangilerinin gerçekten bize ait olduğunu yeniden değerlendirmektir. Kendi ihtiyaçlarımızı duymaya başlamak, hayatımızdaki herkesi ve her şeyi değiştirmeyi gerektirmez. Ancak bundan sonra kendimizle ilgili vereceğimiz kararlarda kendi sesimize de yer açabilmemizi sağlar.



