TÜKETİM ÇAĞINDA KULLANDIĞIMIZ KELİMELER VE DUYGULARIMIZ ÜZERİNE
Kavramların Savurganlığı ve Aşınan Duygular
Tüketim çağı ile birlikte her şeyi hızla tüketmeye başladığımız bu dönemde, ne yazık ki büyük bir aşınmayı da kavramlarımızda yaşadık. Her şeyin kontrolsüzce eskitildiği ve yenisiyle değiştirildiği bu hızda; sıra kelimelerimize ve duygularımıza geldi. Sevgi… Bugün bir şeyi ya da birini gerçekten sevdiğimizi anlatmaya çalışırken öylesine zorlanıyoruz ki. Hissimizin gerçekliğini kanıtlayabilmek adına, bu duyguyu sanki dünyada ilk hisseden bizmişiz gibi büyük cümlelere sığınıyor; daha önce böyle bir sevgiyle tanışmadığımızı ispatlamaya çalışıyoruz. Sevgimizi, mutluluğumuzu veya hüznümüzü ifade ederken abartılı metaforlara tutunuyor; hislerimizi başka bir nesne, soyut bir kavram ya da ilahi bir güç üzerinden tanımlama ihtiyacı duyuyoruz çünkü yalın bir kelimeyi kullanmanın yetersiz hissettirdiği, sözcüklerin hükmünü yitirdiği bir çağdayız. Birine onu sevdiğimizi söylemek, insanlık tarihinde belki de hiç bu kadar otomatikleşmemiş, içi bu denli boşalmamıştı. Kavramları yerinde kullanamayışımız bu anlam aşınmanın en büyük etkenlerinden olabilir. Örneğin; henüz ‘’hoşlantı’’ veya ‘’ilgi’’ aşamasındayken o büyük ‘’sevgi’’ sözcüğü cömertçe harcandığında, bağ gerçek bir sevgi aşamasına vardığında, ortada kelime kalmıyor. Sevginin de yerine daha devasa, daha iddialı anlamlara sahip tanımlar koymak gerekiyor. Böylece içinden çıkılması güçleşen kısır bir döngü başlıyor. Oysa ki birinden hoşlanmak, onunla yavaş yavaş tanışmak, o bağı emekle adım adım sağlamlaştırmak, sevgiye giden en hakiki yol değil midir? Böylesine otomatikleşmiş ‘’seviyorum’’lardan ve ardından gelen, sevginin sınırlarına sığmayacak eylemlerden sonra insan şu soruyla kalakalıyor: ‘’Bu nasıl sevgi?’’
Kelimelerin bu ölçüsüz tüketimi ve yersiz kullanımı, dilimizde büyük bir anlam savurganlığına sebep oldu. Her şey “harika”, her his “inanılmaz”, her bağ “aşırı özel”. Ancak dilin bu ölçüde yersiz tüketimi, ne yazık ki duyguların derinleşmesini değil, aksine sığlaşmasını beraberinde getiriyor. Modern çağın her şeyi ikame edilebilir kılan pazar mantığı ne yazık ki kurduğumuz bağlara kadar uzandı. İz bırakmadan silinip giden, yerine derhal bir başkası konulabilen bu sığ ilişkiler ağında, cömertçe harcanan büyük kelimeler de kaçınılmaz olarak anlamını ve kıymetini yitiriyor. İletişimin niceliksel olarak tavan yaptığı ancak niteliksel olarak dibe vurduğu bu paradoksta, büyük sözler bağlarımızı güçlendiren bir unsur olmaktan çıkıp gürültüye dönüşüyor. Belki de kelimelerle başladığımız bu tüketim bataklığı, yavaş yavaş duygularımızı da içine çekiyordur… Çağımızın bu ruh halini teorik zeminde Bauman’ın ‘’akışkan modernite’’ kavramıyla okuyabiliriz.
Hızın Esiri Olan Bağlar: Yeni Olanın Aldatıcı Cazibesi
Akışkan modernliğin temel dinamiğini oluşturan hız olgusu, çağımızın sorgusuz sualsiz benimsenen yeni inanç biçimine dönüşmüştür. Haz, gösteriş ve statü arayışının bireysel kimliklerin odağına yerleşmiş haldedir. Yeninin sürekli iyiyle eşdeğer tutulduğu bu düzenin temel ilkesi, sahiplik oranı arttıkça aidiyet duygusunun zayıflamasıdır. Günümüzün alışveriş merkezleri de tam olarak bu arzuların uyandırılma ve kaybolma hızı dikkate alınarak tasarlanmıştır. Öyle ki, basit bir çaydanlığı yenilemek gibi son derece sıradan bir ihtiyaçla yola çıkan o ideal tip, göz alıcı koridorlarda kendinden geçerek afallar ve daha önce adını bile duymadığı şeylerin arzusuyla baş başa kalır. Bu mekanlar, sınırsız bir haz döngüsüyle beraber, bireyleri dertlerinden uzaklaştırarak, anlık bir memnuniyete ulaşmalarını sağlamaktadır. (Bauman, 2012a'dan akt. Alpdoğan, 2023, s. 424-425) Bu bağlamda Bauman’ın akışkan modernlikteki ideal tipini, hayatın daha mahrem bir kulvarına, yani romantik ilişkilere taşıdığımızda aynı sarsıcı mantıkla karşılaşırız: Arzuları hızla tutuşup aynı hızla sönen, sahipliği arttıkça aidiyet duygusu silikleşen o insan tiplemesi, ilişki sahnesinde de tutarlı davranmaktadır. Peki, ilişkilerimizin o pırıltılı alışveriş merkezi nerelerde olabilir? Yanıtı uzakta aramaya gerek yok. Masum bir iletişim vaadiyle hayatlarımıza sızan ve zamanla kimi hayatların tamamen merkezi haline gelerek, onları adeta ele geçiren sosyal medya vitrinleri, tam da bu işlevi görür. Keşfet butonları, önerilen kişiler ve algoritmaya uygun profiller; herkesin kendi ideal versiyonunu sergilediği devasa birer tüketim koridorudur. Ulaşılabilirliğin bu denli zahmetsizleştiği bir çağda bağlarımız sığlaşırken, her şeyin ‘’yerine konulabilir’’ olduğu o pazar mantığı dilimize ve duygularımıza da sızmış halde. Tıpkı ışıl ışıl bir vitrinden coşkuyla satın alınıp anlık bir tatmin sağlayan nesneler gibi; yeni bir insan, o ilk heyecanla sarf edilen devasa kelimeler ve aniden tükenen arzunun ardından başlayan o bitmek bilmez yeni bir tüketim döngüsü… Büyükannelerimizin evindeki yirmi yıllık çamaşır makinelerinin bozulmadan ayakta kalması ile onların bir ömür süren birliktelikleri arasında tesadüfi olmayan sosyolojik bir bağ vardır. Elbette onların yıllar boyu süren ilişkilerinin okumasını, yalnızca bu pencereden yapmak doğru olmayacaktır; ancak tüketim bağlamında ele aldığımızda o kuşak, sadece nesnelerle değil; kurdukları bağlarla ve hatta dille de daha tasarruflu, daha derin bir ilişki kuruyordu. Birbirlerine binbir çeşit metaforlarla harmanlanmış hitaplar savurmuyorlardı belki ancak kullandıkları o sınırlı kelimeler, anlık hazlarla veya geçici coşkularla değil; gerçeklikle, sadakatle ve samimiyetle sarfediliyorlardı. Bugün ise ne nesnelerin tamir edilmeye tahammülü var ne de ilişkilerin. Çünkü akışkan modernlik, bize yeni olan her şeyin mutlak olarak ‘’daha iyi’’ olacağına inandırdı.
Seçenekler Çağında Sadakat
Sonuç olarak kelime hazinemizi tükettiğimiz, her hissi en büyük ve en iddialı kavramlarla harcayıp anlamsızlaştırdığımız bu hız çağında; ne yazık ki en çok da insana ve onunla kurduğumuz bağlara yabancılaştık. Akışkan modernlik, ilişkileri birer tüketim nesnesine, insanı ise kolayca değiştirilebilir bir ‘’seçeneğe’’ indirgedi. Kelimeleri hoyratça savura savura nasıl anlatabileceğini bilemez, sevgileri tükete tükete bağsız kaldık. Oysa gerçek bir bağın gerekliliği, her yeni heyecana koşmak değil; zamanın monoton ve zorlu noktalarında da yan yana kalmaya razı olarak o bağı korumaktır.
Her şeyin kolayca ikame edilebilir olduğu bu çağa direnerek; sadakatini yenik düşürmeyen, kurmuş olduğu bağa yıllar geçse de aynı özenle sarılan ve onunla hayatın engebelerini göğüslemeyi seçen o azınlığa...
Kaynakça
- Alpdoğan, FF (2023). Zygmunt Bauman Sosyolojisi: Akışkan Modernite Özgür Olduğunu Zanneden Köleler mi Üretiyor? İçtimaiyat , 7 (2), 413-430. https://doi.org/10.33709/ictimaiyat.1222635



