Psikolog BulŞehrinde bir uzman

Kendim(?)

Emine Yılmaz Yazar: Emine Yılmaz Öğrenci Yazar
12 dk.okuma süresi
Kendim(?)

İnsanın kendi hayatında başına gelebilecek en sessiz ama en yıkıcı felaket nedir bilir misiniz? Başkalarının cümleleriyle düşünüp, bunu kendi aklı zannetmesi ya da buna mecbur kalması…

Oysa zihni henüz bu yabancı seslerle dolmamış, onaylanma kaygısıyla parçalanmamış o saf çocuk; kendi varoluşunun çıplak doğallığı içinde, belki de sonraki tüm yaşlarından çok daha bilgedir. Çünkü o, hissettiği ile olduğu şey arasına henüz bir perde çekmemiştir. Fakat insan, o çıplak saflıktan uzaklaşıp dünyaya karıştıkça; yalnızca büyümenin ilk tedirgin adımlarında değil, hayatın herhangi bir kavşağında da sevilmek ve o tekinsiz yalnızlıktan korunabilmek adına çevresindeki bakışları, yasakları ve beklentileri seyredip içine almaya başlar. Esasen bu mekanizma ruhsal gelişimin en doğal, hatta en yapıcı gerekliliklerinden biridir; çocuk, dış dünyadaki sınırları ve figürleri içine alarak kendi gerçeklik algısını biçimlendirir, dürtülerini regüle etmeyi öğrenir ve sağlam bir “Benlik” inşa eder. Büyümek, biraz da ötekinin varlığıyla harmanlanarak bir sınır kazanma sanatıdır…

O halde ne olur da, insanı dış dünyaya bağlasın ve korusun diye kurulan bu Benlik köprüsü, zamanla insanın kendi sesini boğan bir kafese dönüşür?

Kuşkusuz insan ruhu tek bir nedensellik zincirine hapsedilemeyecek kadar çok katmanlıdır; dışarıdan alınan her kural, her zihinde aynı olgunlaşmayla ya da aynı yarayla sonuçlanmaz. İhtimallerden biri—ve belki de insanın kendi özüne en yabancılaştığı o tekinsiz patika—odur ki; Sándor Ferenczi’nin psikanalize armağan ettiği o ‘içe alım’ süreciyle ve Geştalt kuramcılarının dikkat çektiği üzere, dışarıdan gelen o kurallar ve yargılar eleştirel bir süzgeçten geçirilmeden, adeta çiğnenmeden tek hamlede yutulmuş yabancı lokmalara dönüşür. Fakat çiğnenmeden yutulan hiçbir şey bedende ve ruhta huzurla barınamaz!

Sigmund Freud’un işaret ettiği o katı mekanizma tam da burada işlemeye başlar: Çocuk, o erken yaşların tekinsizliğinde sevilmeme ya da terk edilme korkusuyla baş edebilmek adına, dışarıdan sembolik olarak yuttuğu o tabuların etrafında kendi bilinçdışı yaşam çizgisini örmeye koyulur. Dışarıdaki o denetleyiciler zamanla zihnin ortasına bağdaş kuran cezalandırıcı bir iç bekçiye, yani acımasız bir Süperego’ya evrilir… Ve asıl varoluşsal yabancılaşma tam da burada somutlaşır: Zihin dışarıdan yutulmuş bu yabancı seslerle; "Yetersizsin", "Böyle hissetmemelisin", "Uslu durmalısın" diyen buyruklarla acımasızca doldukça, içeride bastırılan o sahici öz kendine bedende bir çıkış yolu arar. Fakat insan, zihninin ortasına kurulan o içsel jürinin gazabından kaçabilmek ve onaylanma kırıntılarını yitirmemek uğruna, kendi otantik çığlığını (self) yine kendi içinde boğar; yutar, susturur ve kendi elleriyle boğazında düğümler…

Düğümler, düğümler… Ve öyle bir an gelir ki, bir zamanlar zihinsel bir savunma sandığı o ket vurma hali çözülür: Ruhsal bir sızı artık zihne sığmayıp taşar; bedende, dilsiz ve ağır bir çığlığa dönüşür… İnsan; yutamadığı o kelimeleri, söyleyemediği o itirazları ve bastırdığı kendi sesini, yutkunurken boğazına oturan kaskatı bir yumru olarak bizzat hissetmeye başlar. Boğazda kuruyan o boşluk, susturulmuş bir varoluşun bedenlenmiş feryadıdır… Fakat ne acıdır ki insan, etinde ve kemiğinde zonklayan bu ağırlığın nereden geldiğini bilmez; bilse de konduramaz. Engellendiğinin, kendi sesini kendi elleriyle boğduğunun farkında bile değildir çoğu zaman. Ortada ne açık bir kavga vardır ne de görünür bir yara; yalnızca sebepsiz sanılan bir daralma, kökü bulunamayan boğucu bir sızı… Zihin, çocukluktan beri yuttuğu o yabancı kuralları kendi vicdanı sandığındandır ki, bedeli ödeyen kendi bedeninin çığlığına körleşir. Kendi kendine ördüğü hapishanenin gardiyanını tanıyamaz hale gelir.

Başkalarının sesini zaten yutmuşken, en sonunda kendi sesini yutmak zorunda kalmış bir “yabancı” da çıkıverir ortaya. İnsan kendi içine her baktığında, orada kendi yüzünü değil; ona nasıl olması gerektiğini söyleyen o yabancı kalabalığın gölgesini görür…

İnsanın içine zorla tıkılmış bu yabancı beklentileri, tabuları ve başkalarının doğrularını günün birinde dışarı atma telaşı; bu başkaldırı, popüler algının sandığı gibi yalnızca belirli bir yaşın, ergenliğe hapsedilmiş hormonal bir öfke patlaması değildir. Aksine bu; insanın yirmisinde kariyer basamaklarını tırmanırken, otuzunda kurduğu düzenin ortasında ya da ellisinde aynadaki yabancıyla göz göze geldiğinde yaşayabileceği gecikmiş bir varoluşsal kusma ihtiyacıdır.

Peki o aynadakiyle aranız nasıl?

İnsan tam da o aynaya bakıp içine zorla tıkılmış yabancı beklentileri dışarı kusmaya, "Ben sizin istediğiniz o kişi değilim!" demeye kalkıştığında; çevresi ona hemen "huysuz", "uyumsuz" ya da "dengesiz" yaftasını yapıştırmaya dünden hazırdır. Her başkaldırı aynı yerden doğmaz elbette. Fakat kurulu bir düzeni sarstı diye peşinen susturulan her itiraz; insanın o güne kadar sığmaya çalıştığı daracık kabuğun çatırdamasıdır. Onu yalnızca bir uyumsuzluk sayıp geçtiğimizde, insanın o sığamama halinin ağırlığını da duyamayız. Oysa yaşanan şey bir delilik ya da sebepsiz bir hırçınlık değildir; ruhun, boğazında düğümlediği o yabancı sesleri daha fazla taşıyamayıp kendi özüne nefes açmak için verdiği o en meşru, en hakiki çabadır…

Ne var ki bu hesaplaşma, kapısı kilitli tek kişilik bir odada başlayıp bitemez. Çünkü insanın kendisiyle olan kavgası, her zaman bir başkasının bakışıyla mühürlenmiştir. Çoktan unutulduğu sanılan bir yüz ifadesi, yeni bir isteğin eşiğinde ansızın yeniden belirir; insan daha konuşmadan, karşısındakinin vereceği cevabı kendi içinde duyar… İnsan; kendi suretini boşlukta değil, ancak karşısındakinin göz bebeklerinde, o yüzün aydınlanmasında ya da asılmasında arar. Sırf o bakışlardaki kabulü yitirmemek, o tekinsiz dışlanma kaygısına kapılmamak uğruna da kendi varlığını parça pinçik eder: Bir yanda istendik, onaylanan ve dışarıya görünen o uslu parçası; diğer yanda utançla gizlenen kusurları… Ve en dipte, dışarının asla tahammül edemeyeceği korkusuyla zihnin en karanlık mahzenine kilitlenmiş o en çıplak, en sahici özü…

İnsan, en sahici parçasını o mahzene kilitledikten sonra, geride kalanı kaskatı bir zırhla savunmaya başlar. Artık kendi hayatının içinde hem yaşayan hem de o yaşananın dışarıdan nasıl göründüğünü denetleyen amansız bir bekçiye dönüşmüştür. Tepesinde dikilen somut ve dışsal bir tiran yoktur belki; ama insan, başkalarının bakışlarını kendi zihnine bir gözetleme kulesi gibi dikip, kendi varoluşunun gardiyanı olmayı çoktan kabullenmiştir…

Artık mesele yalnızca yaşamak ya da varoluşun o saf akışında kalmak değildir; başkalarının alkışlayacağı bir karakteri, kurgulanarak bir kısmı bastırılmış bir kişilik anlatısıdır… Kendilik, özgürce solunan bir nefes olmaktan çıkar; piyasaya sürülen, değeri başkalarının onayına göre inip çıkan bir nesneye dönüşür. Bu sahteliği ayakta tutabilmek için de kendi üzerine katı etiketler yapıştırmaya başlar insan: "Ben böyle biriyim."

Ne kadar tanıdık ve kestirme bir sığınak… Söylendiği anda sanki bütün tartışma bitiyor, kendisiyle ilgili dosya alelacele kapatılıyor gibidir. Oysa o “böyle”nin içinde insanın kendi hakikati mi vardır; yoksa yıllar önce bir yetişkinin öfkeyle söylediği bir sıfat, aile masasından yapıştırılmış bir yafta mı? Bir masada söze girmeden önce duraksadığında, o an ne hissettiğine ya da kimin yanında olduğuna bakmadan hemen o ezber bilgiye sarılır insan: "Ben zaten uyumsuzum", "Ben zaten hallederim", "Ben zaten beceremem..."

Bazen bir yetersizlik itirafı, bazen de gururla taşınan kaskatı bir güçlülük zırhı… İşte o "zaten"ler, arkası olumlu ya da olumsuz neyle doldurulursa doldurulsun, daha yaşanırken koca bir anın üzerini örten görünmez bir örtü gibidir. İnsanın o an yorulma, dağılma ya da sadece susup dinleme ihtimalini daha doğmadan boğar. Üstelik çevre de insanı hep hatırladığı o güvenli yerde bulmak ister. Hep neşeli bilinenin suskunluğu yadırganır, her şeye koşan bir gün yorulduğunda şaşkınlıkla karşılanır. İnsan da dışlanma kaygısıyla; içinden bambaşka bir feryat geçerken ağzından o tanıdık, "iyiyim(?)" yalanını, o beklenen cümleleri dökerek kendi rolünü oynamaya devam eder. Kendi hayatının canlı öznesi değil; başkalarının ezberlediği bir karakterin sadık taklitçisi olur çıkar. O meşhur şarkının acı çığlığı tam da bu sahnede yankılanır: "Benden uzaklaşan kendi benliğim..."

Oysa insanı içine düştüğü bu yabancılaşma burgacından çekip alacak olan şey, daha yüksek duvarlar örmek ya da kapıları dış dünyaya büsbütün kapatmak değildir. İnsan kendisine, yalnızlığın tenha odalarında değil; bir başkasının yanında saklanmaya ihtiyaç duymadığında rastlar. Çünkü kendilik, surları beklenen kaskatı bir kale değil; özgürce solunabildiğinde var olan canlı bir süreçtir… Ve bu süreç, insanın her an bir yerlere yetişmek için çılgınca akmasını gerektirmez. Kendilik; durmaksızın bir nehir gibi çağlama telaşı değil, bazen insanın kendi hayat duraklarında soluklanıp sadece kendine uğrayabilmesidir. Bir masanın kenarında, o ezberlenmiş "Ben zaten..." cümlesini dilinin ucundan geri çekip öylece durmak; o anki sessizliğin, yorgunluğun ya da kırılganlığın dipte yavaş yavaş berraklaşmasına izin vermektir. Çünkü su, ancak durulduğunda dipteki taşları ve göğün rengini gösterecek kadar berraklaşır…

Çünkü kendilik, cebe konup taşınan donmuş bir nesne değildir. Tıpkı dokunma hissinin ancak bir tene temas edildiğinde var olması gibi; insan da ancak o anın çıplak hakikatine temas ettiğinde, rol yapmayı bıraktığı o telaşsız duraklarda kendisiyle karşılaşır.

Peki insan, kendisi hakkında o güne dek bildiklerine ne zaman yeniden bakar?

Bir zamanlar insanı anlattığı sanılan tek bir sözcük, bugün içinde kımıldayan o canlı hakikatin büyük bir kısmını dışarıda bırakıyor olabilir. Bunu fark etmek için hayatı altüst eden devasa felaketler de gerekmez. Eskiden çok sevdiği bir şeyi artık istemediğinde, kalabalık bir masada beklemediği bir cesaretle söz aldığında ya da belki sesi titreyerek de olsa hayatında ilk kez “hayır” dediğinde… İnsanın kendisiyle ilgili o kapatılmış dosyaya küçük bir soru işareti düşer. Belki de o işareti alelacele silmemek gerekir. Çünkü insan, başkalarının beklentilerini taşımaktan yorulan o kaskatı elini kendi hayatının üzerinden usulca çektiğinde; yıllarca özünün önüne koyduğu o taşlaşmış barajları, o sahte tabuları nihayet aralar. Zayıflık sanılıp içeriye kilitlenen, ayıplanıp susturulan ne varsa—kederiyle, yorgunluğuyla, o en sahici sızısıyla ve evet, belki yanağa süzülen o ilk gözyaşıyla—artık saklanmak zorunda değildir. Fazla kasmadan, sürekli bir yerleri onarmaya ya da savunmaya çalışmadan, içinden gelen o en sahici teslimiyetle: “Bırak, aksın…”

İşte o su, o tabuları yıkarak kendi yatağında aktıkça; yıllarca boğazda yutkunulup biriktirilen, o kaskatı göğüs kafesinde yumruya dönen yabancı seslerin düğümleri de birer birer çözülmeye başlar… Çünkü insan, kendini tanıdığını söylerken; o aynaya en son ne zaman ve kimin gözleriyle baktığını da sormak zorundadır…

Bazen insan, ne yana dönse başkalarının beklentilerinden örülmüş kaskatı bir duvara çarpar. Dışarıya karşı takınılan o kusursuz hal, içerideki ruhu artık taşıyamayacak kadar tükettiğinde, dekorlar çöker ve geriye sadece koca bir tıkanma kalır. Fakat zifiri bir gecenin en koyu yerinde, mevsimler usulca yer değiştirir. Karanlığın en ağır bastığı, sahte rollerin tükendiği o dip nokta; aslında gün ağarmadan hemen önceki o serin eşiktir. İnsan, üzerine iliştirilen o emanet zırhları birer birer bıraktıkça hafifler. Kendi varoluşunu dondurulmuş bir kalıp gibi savunmaktan vazgeçtiğinde; tıpkı bir seher vaktinin o en duru aydınlığı gibi, kendi içsel akışının ferahlığına kavuşur. Herkesin alkışladığı bir sahnede başkalarının repliklerini fısıldamaktansa, kendi hayatının sessiz ve iddiasız köşesinde yalnızca kendisi olabilmenin hafifliğini tadar.

Kendilik; başkalarının takdirini kazanmak adına sürdürülen yorucu bir yarış ya da surları beklenen bir kale değildir. Bazen sadece kalabalık bir yolculukta, başkalarının uygun gördüğü o daracık koltuktan usulca kalkıp; “Ben cam kenarında oturmak istiyorum” diyebilme zarafetidir. Kendi manzarasını kendi gözleriyle seyredebilme, kederine de sevincine de kimsenin rızasını aramadan sahip çıkabilme hakkıdır.

Ve günün sonunda, geriye tek bir duru hakikat kalır: Bu, bir kerelik bir varış noktası değil; insanın ömür boyu ara ara kendine geri döndüğü, bitmeyen bir yolda yürüyüş… İnsan, başkalarının yazdığı o gürültülü piyeslerden çekilmeyi göze aldığında; eksik, kırılgan ama bütünüyle sahici bir nefesle, o ilk sabahın serinliğinde yeniden doğar…

Peki o emanet koltuktan usulca kalkıp kendi cam kenarına geçmek için; daha ne kadar bekleyecek?

Emine Yılmaz Emine Yılmaz
Öğrenci Yazar
Emine Yılmaz, Bursa Teknik Üniversitesi Psikoloji Lisans öğrencisidir. Psikolojinin sınır tanımayan doğası ve insanın değişim kapasitesine ilgi duyar. Özellikle insan deneyiminin biricikliğini dikkate alarak, bu deneyimi yalnızca anlatı düzeyinde değil, beynin işleyişi ve ölçülebilir bilişsel süreçler üzerinden de anlamlandırmaya çalışır. Bununla birlikte, insanı insan yapan bazı yönlerin literatürün sunduğu çerçevenin ötesinde bir derinlik taşıdığını düşünür. Bilimsel merakını ise yazıyla birleştirerek psikolojik bilgiyi akademik çerçeve ve yaşamın içinden örneklerle okuyucuya aktarmayı amaçlar.

Cevap Ver

Lütfen isminizi buraya giriniz
Yanlış bir e-posta adresi girdiniz!
Lütfen e-posta adresinizi buraya girin

Lütfen yorumunuzu giriniz!