Psikolog BulŞehrinde bir uzman

Yalnızlık ve Teknoloji Çağında İlişkilere Bakış

7 dk.okuma süresi
Yalnızlık ve Teknoloji Çağında İlişkilere Bakış

Yalnızlık hissi gün içerisinde kaç kez aklınızdan geçiyor? Sosyal medyanın insan ilişkilerini hiç olmadığı kadar erişilebilir hâle getirdiği bir dönemde hâlâ yalnızlık kavramından söz edebilir miyiz? İnsanlar artık birbirleriyle bağlantı kurmanın son derece kolay olduğu bir dünyada yaşıyor. Açtığımız bir ekranda ortaokul arkadaşımızın düğününden hayatımızda yalnızca bir kez karşılaştığımız insanların tatil fotoğraflarına kadar pek çok şeye ulaşabiliyoruz. Başkalarının hayatlarına, düşüncelerine ve gündelik rutinlerine neredeyse kesintisiz biçimde tanıklık ediyoruz. Üstelik bütün bunlara erişmek çoğumuzun günlük rutininin vazgeçilmez bir parçası hâline gelen sosyal medya uygulamalarında gezinmenin yalnızca küçük bir bölümünü oluşturuyor. İlişkilerin ve iletişimin bu denli kolaylaştığı, sosyal ağların sürekli genişlediği bir dönemde hâlâ yalnızlık hissetmemiz ilişki kavramına ilişkin algımızın ne kadar değiştiğini gösteriyor.

Antropolog Robin Dunbar'ın geliştirdiği Sosyal Beyin Hipotezi, insanın sürdürebileceği sosyal ilişkilerin bilişsel kapasitemizle sınırlı olduğunu öne sürüyor. Bu yaklaşımla ilişkilendirilen ve Dunbar sayısı olarak bilinen yaklaşık 150 kişilik sosyal ağ, ilk bakışta oldukça büyük görünse de bu sayı yalnızca yakın arkadaşlarımızı değil; akrabalarımızı, iş arkadaşlarımızı ve düzenli olarak ilişki sürdürdüğümüz daha geniş sosyal çevremizi de kapsıyor. Tam da bu noktada günümüz teknolojisinin yarattığı çelişki ortaya çıkıyor. Sosyal medya sayesinde yüzlerce insanın hayatını takip edebiliyoruz. Bunun sonucunda da düzenli olarak iletişim kurmadığımız, günlük yaşamında neler olup bittiğini gerçekte bilmediğimiz insanlarla hâlâ bir bağımız olduğunu düşünüyoruz. Karşılıklı beğenilen gönderiler, yanıtlanan hikâyeler ve birkaç kelimelik mesajlaşmalar bir iletişim ve yakınlık algısı yaratıyor. Oysa bir insanın hayatını sosyal medya üzerinden takip etmek onunla gerçek bir ilişki sürdürdüğümüz anlamına gelmiyor. Artık iletişimimizin olmadığı insanların hayatından haberdar olduğumuzu söylemek ne kadar doğru? Artan dijital etkileşimler gerçek sosyal bağların yerini tutmadığı hâlde bize yalnız olmadığımız hissini veriyor. Bu nedenle, çevremizde yüzlerce insanın hayatına erişebilirken gerçekten oturup bir kahve içebileceğimiz, sorunlarımızı paylaşabileceğimiz ve karşılıklı güven ilişkisi kurduğumuz insan sayısının oldukça sınırlı olduğunu fark etmekte zorlanıyoruz.

Üstelik bu dijital bağlantılar yalnızca sosyal medya üzerinden kurduğumuz ilişkilerle sınırlı değil. İnsanlar kendileriyle baş başa kalmakta giderek daha fazla zorlanıyor. Günün en küçük boşluklarında telefonlarımıza yöneliyor, birkaç dakikalık bekleme süresini bile sosyal medya uygulamalarında gezinerek geçiriyoruz. Beş ya da on saniyelik videoların art arda tüketildiği, sürekli değişen içeriklerin dikkatimizi bir sonraki uyarana yönlendirdiği bir dijital ortamda yaşıyoruz. Bu durum dikkat süreçleri, dürtü kontrolü ve ödül beklentisi açısından dikkatli yaklaşılması gereken bir alışkanlık hâline gelmiş durumda. Yemek yerken bir dizi açmak, yürürken kulaklık takarak sürekli müzik dinlemek, uyumadan önce saatlerce kısa videolar arasında gezinmek artık oldukça sıradan davranışlar olarak görülüyor. Tüm bu alışkanlıklar, insanın kendi düşünceleriyle baş başa kalabileceği zamanları giderek azaltıyor. Sessizlik, beklemek ve herhangi bir uyaran olmadan vakit geçirmek gündelik hayatın doğal parçaları olmaktan çıkıyor. Bir boşluk oluştuğunda onu hemen dijital bir içerikle dolduruyoruz. Böylece yalnızca çevremizdeki insanlarla değil, kendimizle kurduğumuz ilişkiyi de sürekli dış uyaranlarla bölüyoruz. Sosyal medya platformlarının sunduğu hızlı ve değişken ödül mekanizmaları, kısa vadeli haz ve tekrar eden kullanım davranışlarını pekiştirebiliyor. Ancak bu durumu doğrudan beynin sürekli dopamin salgılaması veya dopamin bağımlılığı olarak açıklamak bilimsel açıdan yeterli değil.

İşin ilginç tarafı ise teknolojinin artık yalnızca bu boşlukları dolduran içerikler sunmakla kalmayıp doğrudan bir arkadaşlık ve iletişim alternatifi de üretmeye başlaması. Yapay zekâ uygulamalarını birer yardımcı araç olarak kullanmanın ötesinde onlarla duygusal yakınlık kuran, kişisel sorunlarını paylaşan ve tavsiye almak için başvuran insanların sayısı giderek artıyor. Yapay zekâ, kullanıcıya istediği zaman ulaşabileceği, yargılanma veya reddedilme endişesi yaşamadan konuşabileceği bir iletişim alanı sunuyor. Ayrıca konuşmanın üslubunu, dilini ve tepkilerini kullanıcının beklentilerine göre şekillendirebiliyor. Sorulara yanıt veriyor, anlatılanları dinliyor ve kişinin kendisini ifade etmesi için bir alan yaratıyor. Fakat gerçek iletişim yalnızca dinlenmek ve onaylanmak üzerine kurulu değil. Karşımızdaki insanın da kendine ait düşünceleri, duyguları, sınırları ve beklentileri bulunuyor. Gerçek ilişkiler karşılıklı uyum sağlamayı, anlaşmazlıkları yönetmeyi ve çatışmaları da gerektiriyor.

Yapay zekâ ile kurulan iletişimde ise bu karşılıklılık aynı biçimde bulunmuyor. Kullanıcının beklentilerine göre şekillendirilebilen, istenildiği zaman başlatılıp sonlandırılabilen ve büyük ölçüde kontrol edilebilen bir etkileşim biçimi söz konusu. Dolayısıyla sürekli onaylanmaya ve beklentilerinin karşılanmasına alışan bir kişinin, kendi fikirleri ve sınırları olan gerçek insanlarla iletişim kurmayı daha zahmetli bulması ihtimal dâhilinde. Yapay zekâyı romantik bir partner veya hayat arkadaşı olarak gören insanların ortaya çıkması, insan ile teknoloji arasındaki ilişkinin ilerleyen boyutunu da gözler önüne seriyor.

Burada önemli olan yapay zekâyla konuşmanın başlı başına yanlış veya zararlı olduğunu söylemek değil. Asıl mesele, bu etkileşimin gerçek insan ilişkilerinin yerine geçmeye başlaması ve kişinin sosyal ihtiyaçlarını giderek daha fazla kontrol edilebilir dijital ortamlarda karşılamayı tercih etmesi. Çünkü gerçek bir insanla ilişki kurmak, yalnızca anlaşılmayı değil, karşımızdakini anlamayı da gerektiriyor.

Hiç olmadığı kadar çok insana ulaşabildiğimiz, başkalarının hayatlarına sürekli tanıklık edebildiğimiz ve istediğimiz an konuşabileceğimiz dijital araçlara sahip olduğumuz bir dönemde gerçek anlamda yakınlık kurmakta giderek daha da zorlaşıyor. Yalnızlığı azaltmak yerine yalnız hissetmemek için kendimize daha fazla dijital kaçış alternatifi yaratıyoruz.

Kaynakça

  • Roberts, J. A., Young, P. D., & David, M. E. (2026). The epidemic of loneliness: A 9-year longitudinal study of the impact of passive and active social media use on loneliness. Personality and Social Psychology Bulletin. https://doi.org/10.1177/01461672241295870
  • Przybylski, A. K., & Weinstein, N. (2013). Can you connect with me now? How the presence of mobile communication technology influences face-to-face conversation quality. Journal of Social and Personal Relationships. https://doi.org/10.1177/0265407512453827
  • Schramm, H., Liebers, N., Biniak, L., & Dettmar, F. (2024). Research trends on parasocial interactions and relationships with media characters: A review of 281 English and German-language studies from 2016 to 2020. Frontiers in Psychology, 15. https://doi.org/10.3389/fpsyg.2024.1418564
  • Derrick, J. L., Gabriel, S., & Hugenberg, K. (2009). Social surrogacy: How favored television programs provide the experience of belonging. Journal of Experimental Social Psychology, 45(2), 352–362.
  • Horton, D., & Wohl, R. R. (1956). Mass communication and para-social interaction: Observations on intimacy at a distance. Psychiatry, 19(3), 215–229. https://doi.org/10.1080/00332747.1956.11023049
  • Dunbar, R. I. M. (1992). Neocortex size as a constraint on group size in primates. Journal of Human Evolution, 22(6), 469–493. https://doi.org/10.1016/0047-2484(92)90081-J
  • Folk, D., & Dunn, E. (2026). How does turning to AI for companionship predict loneliness and vice versa? Psychological Science, 37(4), 276–286. https://doi.org/10.1177/09567976261427747
  • Li, R.-N., Folk, D., Singh, A., Ungar, L., & Dunn, E. (2026). Is a random human peer better than a highly supportive chatbot in reducing loneliness over time? Journal of Experimental Social Psychology. https://doi.org/10.1016/j.jesp.2026.104911
  • Kurt, İ. E., Bulut-Ateş, F., & Doğanülkü, H. A. (2026). Adaptation of Parasocial Relationships in Social Media Scale: Its association with loneliness, social media use and life satisfaction. Frontiers in Psychology, 17. https://doi.org/10.3389/fpsyg.2026.1814389
Deniz Cankurtaran Deniz Cankurtaran
Deniz Cankurtaran 2007 yılında Ankara’da doğdu. Ankara Özel Tevfik Fikret Lisesinde eğitimini tamamladıktan sonra Bilkent Üniversitesinde Psikoloji okumaya başladı. Çocukluğundan beri okumaya ve yazmaya karşı merakı onu edebiyat alanında araştırmalar ve düzenli okumalar yapmaya teşvik etti. İnsan zihninin işleyişi, insan ilişkileri ve insan davranışlarının arkasındaki nedenler hakkındaki okumalarını ve düşüncelerini psikolojiye duyduğu ilgi ve yazmaya olan merakıyla ifade etmeye çalıştı.

Cevap Ver

Lütfen isminizi buraya giriniz
Yanlış bir e-posta adresi girdiniz!
Lütfen e-posta adresinizi buraya girin

Lütfen yorumunuzu giriniz!