Yaşamak mı, Sergilemek mi? Sosyal Medyanın Günlük Hayatımıza Etkisi
Yaşamak mı, Sergilemek mi? Sosyal Medyanın Günlük Hayatımıza Etkisi
Sabah uyandığımızda yaptığımız ilk şeylerden biri telefonumuza bakmak. Henüz güne başlamadan başkalarının neler yaptığını, nerelere gittiğini, ne giydiğini veya nasıl vakit geçirdiğini görmeye başlıyoruz. Birinin tatil fotoğrafları, diğerinin spor salonundan paylaştığı hikâye, bir başkasının arkadaşlarıyla geçirdiği güzel bir akşam... Bütün bunlar gün içerisinde farkında olmadan kendi hayatımızı değerlendirme biçimimizi etkileyebiliyor.
Aslında sosyal medya hayatımızın önemli bir parçası hâline geldi. Arkadaşlarımızla iletişim kuruyor, yeni şeyler keşfediyor, ilgi alanlarımıza yönelik içerikler tüketiyoruz. Ancak bu platformların günlük yaşamımız üzerindeki etkisi yalnızca iletişim kurmakla sınırlı değil. Zaman zaman neyi istediğimizi, nasıl görünmek istediğimizi ve hatta nasıl bir hayat yaşamamız gerektiğini bile sosyal medyada gördüklerimize göre şekillendirebiliyoruz.
Eskiden bir yere gittiğimizde önceliğimiz orada vakit geçirmekti. Şimdiyse güzel bir fotoğraf çekmek, doğru açıyı bulmak ve paylaşım yapmak da deneyimin bir parçası hâline geldi. Bir restorana gittiğimizde yemeğin tadına bakmadan önce fotoğrafını çekebiliyor, bir konsere katıldığımızda sahneyi izlemek yerine telefonumuzun ekranından kayıt almaya çalışabiliyoruz. Elbette anılarımızı fotoğraflamak veya paylaşmak başlı başına olumsuz bir davranış değil. Ancak yaşadığımız anın kendisinden çok, başkalarına nasıl görüneceğiyle ilgilenmeye başladığımızda farklı bir durum ortaya çıkıyor.
Burada kendimize sormamız gereken basit ama önemli bir soru var: Bir şeyi gerçekten istediğimiz için mi yapıyoruz, yoksa başkalarının görmesini istediğimiz için mi?
Psikolojide sosyal karşılaştırma olarak adlandırılan kavram, bireyin kendisini başkalarıyla kıyaslayarak değerlendirmesiyle ilgilidir. Aslında bu davranış yalnızca sosyal medyayla ortaya çıkmış değil. İnsanlar uzun zamandır çevrelerindeki kişileri gözlemleyerek kendi başarılarını, görünümlerini ve yaşam koşullarını değerlendiriyor. Ancak sosyal medya, bu karşılaştırmaları çok daha geniş bir alana taşıyor. Artık yalnızca yakın çevremizle değil, hiç tanımadığımız insanlarla da kendimizi kıyaslayabiliyoruz.
Önemli bir ayrıntıyı ise çoğu zaman gözden kaçırıyoruz: Gördüğümüz şey, bir insanın bütün hayatı değil, paylaşmayı tercih ettiği kısmı. Bir kişinin tatil fotoğraflarını, başarılı olduğu anları veya mutlu ilişkisini görüyoruz. Fakat o kişinin günlük sorunlarını, kaygılarını, anlaşmazlıklarını ya da sıradan geçen günlerini aynı ölçüde görmüyoruz. Buna rağmen kendi hayatımızı bütün yönleriyle değerlendirirken başkasının yalnızca seçilmiş anlarıyla karşılaştırabiliyoruz. Böyle bir karşılaştırmanın sonucunda kendi hayatımızı yetersiz veya sıkıcı bulmamız şaşırtıcı değil.
Bir diğer mesele de beğenilme ve onaylanma ihtiyacı. Paylaştığımız bir fotoğrafın kaç beğeni aldığına, hikâyemizi kimlerin izlediğine veya yaptığımız bir paylaşımın ne kadar ilgi gördüğüne dikkat edebiliyoruz. Bazen beklediğimiz etkileşimi alamadığımızda paylaşımımızı sorguluyor, hatta kendimizle ilgili olumsuz düşüncelere kapılabiliyoruz. Özellikle sosyal medyada görünürlüğün önemli hâle geldiği bir dönemde, aldığımız tepkileri kişisel değerimizle ilişkilendirmemiz mümkün olabiliyor.
Burada beğeni sayısının tek başına bir sorun olmadığını belirtmek gerekiyor. İnsanların beğenilmek, takdir edilmek ve başkaları tarafından fark edilmek istemesi oldukça doğal. Ancak bu ihtiyacın günlük kararlarımızı ve kendimize verdiğimiz değeri belirlemeye başlaması üzerinde düşünmemiz gereken bir durum.
Sosyal medyanın etkisi yalnızca kendimizi başkalarıyla kıyaslamamızla da sınırlı değil. Günlük tercihlerimiz üzerinde de etkisini görebiliyoruz. Giyim tarzımızdan gideceğimiz mekânlara, dinlediğimiz müziklerden ilgi alanlarımıza kadar pek çok konuda popüler olanı takip etme eğilimi gösterebiliyoruz. Bir mekânı gerçekten merak ettiğimiz için değil, sürekli karşımıza çıktığı için ziyaret etmek isteyebiliyoruz. Benzer şekilde bir ürünü ihtiyacımız olduğu için değil, sosyal medyada sık sık gördüğümüz için satın almayı düşünebiliyoruz.
Bunun yanında sürekli bir şeyleri kaçırıyormuşuz hissine de kapılabiliyoruz. Psikolojide FOMO (Fear of Missing Out) olarak bilinen bu kavram, kişinin başkalarının kendisinin katılmadığı güzel deneyimler yaşadığı düşüncesiyle bir şeyleri kaçırdığına dair endişe duymasıdır. Örneğin arkadaşlarımızın bir etkinlikte olduğunu gördüğümüzde orada olmadığımız için kendimizi kötü hissedebiliriz. Hafta sonunu evde geçirdiğimiz bir gün, sosyal medyada başkalarının gezdiğini gördüğümüzde kendi günümüzü verimsiz veya değersiz değerlendirebiliriz. Oysa dinlenmek, evde vakit geçirmek veya hiçbir plan yapmamak da günlük yaşamın oldukça normal bir parçasıdır.
Bir başka dikkat çekici nokta ise sürekli içerik tüketmenin kendi hayatımızdaki sessiz anlara ayırdığımız zamanı azaltabilmesi. Otobüste, yemek yerken, arkadaşlarımızla otururken veya uyumadan hemen önce telefonumuza yöneliyoruz. Kısa bir süreliğine boş kaldığımızda bile kendimizi bir şeyler izlerken bulabiliyoruz. Böylece düşünmek, sıkılmak veya yalnızca çevremizi gözlemlemek için ayırabileceğimiz zaman giderek azalabiliyor. Oysa insanın her anını bir içerikle doldurması gerekmiyor. Bazen hiçbir şey yapmadan vakit geçirmek de dinlenmenin bir parçasıdır.
Peki, bütün bunlar sosyal medyayı hayatımızdan çıkarmamız gerektiği anlamına mı geliyor? Elbette hayır. Sosyal medya doğru kullanıldığında bilgi edinmek, iletişim kurmak ve yeni ilgi alanları keşfetmek için oldukça faydalı bir araç. Burada önemli olan, bu platformların hayatımızdaki yerini fark edebilmek ve kendi tercihlerimizi ne ölçüde etkilediklerini sorgulamak.
Bazen bir fotoğraf çekmeden bir yerde oturmak, yaptığımız bir şeyi paylaşmadan keyfini çıkarmak veya başkalarının ne düşüneceğini hesaba katmadan bir tercih yapmak iyi gelebilir. Sosyal medyada gördüğümüz her hayatı kendi hayatımız için bir ölçüt olarak kabul etmek zorunda değiliz. Herkesin yaşam koşulları, öncelikleri ve mutluluk anlayışı birbirinden farklı.
Sonuçta hayatımız, sosyal medya profillerimizden çok daha fazlası. Bir anın değerini kaç kişinin gördüğü, kaç kişinin beğendiği veya ne kadar ilgi çektiği belirlemiyor. Her güzel deneyimin paylaşılması, her başarının görünür olması ya da her anın fotoğraflanması gerekmiyor.
Belki de zaman zaman telefonumuzu bir kenara bırakıp kendimize şu soruyu sormalıyız: Gerçekten yaşamak istediğimiz hayatı mı yaşıyoruz, yoksa başkalarına göstermek istediğimiz hayatı mı?



