Psikolog BulŞehrinde bir uzman

Bütün Kimliklerin Ötesinde: Ben Kimim?

BURCU HEPŞEN Yazar: BURCU HEPŞEN
8 dk.okuma süresi
Bütün Kimliklerin Ötesinde: Ben Kimim?

Kendimizi anlatmamız istendiğinde çoğu zaman bir meslekten, aile içindeki yerimizden ya da ait olduğumuz çevreden söz ederek başlarız. Birinin annesi, babası, eşi, çocuğu; bir kurumun çalışanı, bir mesleğin temsilcisi veya bir topluluğun üyesiyizdir. Bu tanımların bazılarını doğduğumuz andan itibaren taşır, bazılarını yıllar içinde emek vererek kazanırız. Onlarla gurur duyar, hayatımızdaki başarıları ve kurduğumuz bağları bu kimlikler üzerinden anlamlandırırız. Peki bütün bunların dışında kendimiz hakkında ne söyleyebiliriz? Bizi tanıtan unvanlar, başkalarının hayatındaki yerimiz ve yerine getirdiğimiz sorumluluklar olmadan kim olduğumuzu anlatmak neden bazen bu kadar zorlaşır?

Kim olduğumuza ilişkin düşüncelerimiz yalnızca kişisel deneyimlerimizle oluşmaz. İçinde büyüdüğümüz aile, kültür, eğitim ve sosyal çevre, dünyayı nasıl yorumladığımız kadar kendimize nasıl baktığımızı da şekillendirir. Daha çocukken hangi davranışların takdir edildiğini, hangi özelliklerin değerli bulunduğunu ve nasıl bir yaşamın başarılı sayıldığını öğreniriz. Zamanla bu ölçütlerin bir kısmı kendi düşüncelerimize dönüşür. Sosyolojinin toplumsallaşma olarak ele aldığı bu süreç, bize yalnızca birlikte yaşamanın kurallarını öğretmez; kendimizi başkalarının gözünden değerlendirmemizin de temelini oluşturur.

Toplumun bize sunduğu rolleri benimserken, bu rollerin gerektirdiği özellikleri de giderek kişiliğimizin bir parçası olarak görmeye başlarız. Bir meslekte ilerlemek, aile kurmak, sevdiklerimizin yanında olmak ya da bir topluluğa ait hissetmek yaşamımıza anlam katar. Ancak bu rollerin içinde kendimizden beklediklerimizle gerçekten istediklerimiz her zaman örtüşmeyebilir. Başlangıçta isteyerek üstlendiğimiz sorumluluklar, zaman içinde nasıl davranmamız gerektiğine ilişkin yerleşmiş düşüncelere dönüşebilir. Böylece bir rolü iyi yerine getirme isteği, o rolün dışına çıkmaktan çekinmemize neden olabilir.

Çevremizde nasıl tanındığımız, kendimizden ne beklediğimizi de etkiler. Güçlü biri olarak bilinmek, zorlandığımızı söylemeyi güçleştirebilir; anlayışlı olmakla özdeşleşmek, öfkemizi ifade etmemizi zorlaştırabilir. Başkalarına gösterdiğimiz ve zamanla kendimizle özdeşleştirdiğimiz bu yüz, Carl Gustav Jung'un persona kavramında karşılık bulur. Jung'un yaklaşımında persona, bireyin toplumsal yaşamda üstlendiği roller ve çevresine sunduğu kimlikle ilişkilidir. İnsan, farklı ortamlarda farklı yönlerini öne çıkarabilir; iş yaşamında sorumluluk sahibi, aile içinde koruyucu, arkadaşlık ilişkilerinde anlayışlı olabilir. Bunlar yaşamımızın gerçek parçalarıdır. Ancak kendimizi yalnızca bu özelliklerle tanımlamaya başladığımızda, diğer duygularımızı ve ihtiyaçlarımızı fark etmekte zorlanabiliriz.

Persona, yalnızca başkalarına sunduğumuz bir görünümden ibaret değildir; toplumsal yaşamda geliştirdiğimiz ve kişiliğimizle ilişki içinde olan yönlerimizi de yansıtır. Toplumsal ilişkilerimizi sürdürebilmemiz ve bulunduğumuz ortamlara uyum sağlayabilmemiz açısından işlevseldir. Ancak kişi kendisini bütünüyle bu roller üzerinden tanımlamaya başladığında, kimliğinin diğer yönlerini göz ardı edebilir. Örneğin çevresinde her zaman başarılı olmasıyla tanınan biri, başarısızlık ihtimalini yalnızca bir deneyim olarak değil, kimliğini tehdit eden bir durum olarak algılayabilir. Böylece başkalarının bizi tanıdığı özellikler, zamanla kendimize yönelik beklentilerimizi de belirlemeye başlayabilir.

Gündelik yaşamın akışı içinde insan, üstlendiği sorumlulukları yerine getirirken kendi iç dünyasına ne kadar uzaklaştığını her zaman fark etmeyebilir. Ne yapması gerektiğini bilir, çevresinin beklentilerini karşılar ve alıştığı düzeni sürdürür. Ancak bu düzenin içinde ne hissettiğini, neye ihtiyaç duyduğunu ya da gerçekten ne istediğini düşünmeye giderek daha az yer ayırabilir. Başkalarının gözünde tanıdık ve tutarlı bir kimliği sürdürürken kendi duygularıyla kurduğu bağın zayıflaması, zamanla kendine yabancılaşma deneyimine dönüşebilir.

Bu uzaklaşma her zaman belirgin bir huzursuzlukla kendini göstermez. Kimi zaman kişi, yaşamında her şey yolunda görünmesine rağmen sürdürdüğü düzenin kendisi için ne ifade ettiğini sorgulamaya başlar. Uzun zamandır ulaşmak için çabaladığı bir hedefin artık aynı heyecanı uyandırmadığını fark edebilir. Daha önce isteyerek üstlendiği sorumlulukların bugün kendisine ağır geldiğini hissedebilir. Bu değişimler, kişinin başkalarının gözündeki kimliğiyle kendi içinde yaşadıkları arasındaki farklılığı daha görünür hâle getirebilir.

Alıştığımız kimlikler, bazı yönlerimizi ifade etme biçimimizi de etkileyebilir. Sakinliğiyle tanınan biri öfkesini dile getirmekten kaçınabilir; sorumluluk sahibi olmakla özdeşleşen biri dinlenme ihtiyacını kabul etmekte zorlanabilir. Benzer şekilde bağımsız hareket etme isteği, yaratıcılık ya da farklı bir yaşam seçme arzusu da kişinin kendisine ilişkin yerleşmiş düşünceleriyle çatışabilir. Oysa çevremize gösterdiğimiz özellikler, iç dünyamızdaki bütün yönleri yansıtmak zorunda değildir. Kendimizi alıştığımız kimliğin sınırları içinde değerlendirdiğimizde, henüz tanımadığımız ya da zamanla değişen yönlerimizi gözden kaçırabiliriz.

Yaşamın belirli dönemlerinde karşılaştığımız değişimler, kendimizi nasıl tanımladığımızı da yeniden düşünmemize neden olabilir. Uzun yıllar çocuklarının ihtiyaçları etrafında bir düzen kuran ebeveyn, onlar bağımsızlaştığında kendi isteklerine yeniden yönelmekte zorlanabilir. Mesleğiyle güçlü bir bağ kurmuş biri, çalışma hayatındaki değişimle birlikte kendisine yeni bir yön arayabilir. Bir ilişkinin sona ermesi ise yalnızca başka biriyle kurulan bağın değil, o ilişkinin içinde şekillenen alışkanlıkların ve geleceğe ilişkin düşüncelerin de yeniden değerlendirilmesine neden olabilir. Böyle zamanlarda değişen yalnızca yaşam koşulları değildir; kişinin kendisini tanımlamak için kullandığı özellikler de yeniden anlam kazanır.

Bir zamanlar anlamlı olan hedeflerin bugün aynı karşılığı bulmaması, geçmişteki seçimlerimizi değersizleştirmez. Yaşam deneyimlerimiz arttıkça ihtiyaçlarımız, önceliklerimiz ve kendimizden beklentilerimiz değişebilir. Ancak alıştığımız kimlikler bize süreklilik ve güven duygusu verdiği için bu değişimi kabul etmek her zaman kolay değildir. Özellikle çevremiz tarafından belirli özelliklerimizle tanındığımızda, farklı bir yönümüzü ortaya koymak başkalarının bizi nasıl göreceğine ilişkin bir belirsizlik de yaratabilir.

Kendimizi tanımak, bu nedenle toplumsal rollerimizden uzaklaşmayı değil, onlarla kurduğumuz ilişkiyi yeniden değerlendirmeyi gerektirir. Bir insan hem sorumluluk sahibi hem de zaman zaman desteğe ihtiyaç duyan biri olabilir. Başkalarını önemserken kendi sınırlarını koruyabilir; geçmişte benimsediği hedeflere değer verirken bugün farklı şeyler isteyebilir. Bu özelliklerin bir arada bulunması, kişinin kimliğinde bir tutarsızlık olduğu anlamına gelmez. Kendimizi yalnızca belirli davranışlarla tanımlamadığımızda, deneyimlerimizin farklı yönlerini daha açık biçimde görebiliriz.

Bugün verdiğimiz kararların ne kadarının kendi isteklerimizden, ne kadarının alıştığımız beklentilerden etkilendiğini düşünmek de bu sürecin bir parçasıdır. Bir başarıya gerçekten ulaşmak istediğimiz için mi çabalıyoruz, yoksa o başarı olmadan kendimizi yeterli hissetmekte mi zorlanıyoruz? Üstlendiğimiz sorumlulukları değerlerimizle uyumlu bulduğumuz için mi sürdürüyoruz, yoksa farklı bir yaşam ihtimalini düşünmek bizi huzursuz mu ediyor? Bu soruların herkes için geçerli tek bir cevabı yoktur. Yine de seçimlerimizin ardındaki nedenleri anlamaya çalışmak, alışkanlıklarımızla kişisel değerlerimiz arasındaki ilişkiyi daha açık görmemizi sağlayabilir.

Kendimize ilişkin bu sorular, başkalarıyla kurduğumuz bağlardan bağımsız değildir. Sevilmek, görülmek ve bir yere ait hissetmek temel insani ihtiyaçlarımız arasındadır. Kurduğumuz ilişkiler, kişisel hikâyemizin önemli parçalarıdır. Ancak kabul görme isteğimiz kendi ihtiyaçlarımızın sürekli önüne geçtiğinde, başkalarının bizden bekledikleriyle kendi isteklerimiz arasında bir gerilim oluşabilir. Nasıl bir yaşam istediğimizi düşünürken, ilişkilerimizin içinde kendimize ne kadar yer açabildiğimiz de bu sorgulamanın bir parçası hâline gelir.

Kim olduğumuz sorusunun tek ve değişmez bir cevabı yoktur. Yaşam boyunca farklı roller üstlenir, yeni deneyimler kazanır ve kendimiz hakkında bildiklerimizi yeniden değerlendiririz. Toplumsal kimliklerimiz bütün bu değişimlerin içinde varlığını sürdürebilir; ancak hiçbirinin tek başına bizi bütünüyle anlatması mümkün değildir.

Birilerinin hayatında kim olduğumuzu anlatmak çoğu zaman kolaydır. Kendimizi tanımak ise bütün bu tanımların içinde neleri gerçekten benimsediğimizi, neleri yalnızca alışkanlıkla sürdürdüğümüzü fark edebilmeyi gerektirir.

Kaynakça

  • Berger, P. L., & Luckmann, T. (1966). The social construction of reality: A treatise in the sociology of knowledge. Doubleday.
  • Goffman, E. (1959). The presentation of self in everyday life. Doubleday.
  • Jung, C. G. (1966). Two essays on analytical psychology (R. F. C. Hull, Trans.; 2nd ed., Collected Works of C. G. Jung, Vol. 7). Princeton University Press.
BURCU HEPŞEN BURCU HEPŞEN
Aile danışmanı ve Mindfulness eğitmeniyim. İlişki dinamikleri, kaygı ve stres yönetimi ile psikolojik dayanıklılık alanlarında çalışmakta; Mindfulness temelli stres ve duygu yönetimi üzerine seminerler vermekteyim.
Psikolog Rehberi Aile Danışmanı · Üsküdar, İstanbul · Yüz yüze ve online

Cevap Ver

Lütfen isminizi buraya giriniz
Yanlış bir e-posta adresi girdiniz!
Lütfen e-posta adresinizi buraya girin

Lütfen yorumunuzu giriniz!