Psikolog BulŞehrinde bir uzman

Her Boşluk Doldurulmalı mı?

Bilge Dönmez Yazar: Bilge Dönmez
7 dk.okuma süresi
Her Boşluk Doldurulmalı mı?

İnsan, hayatındaki boşluklarla ne yapacağını her zaman bilemez. Birinin gidişiyle açılan boşluk, tamamlanmamış bir hayalin bıraktığı eksiklik, kalabalık bir günün sonunda eve döndüğümüzde karşılaştığımız sessizlik… Her biri başka bir yerden dokunur insana. Fakat çoğu zaman aynı dürtüyle karşılık veririz: Doldurmak.

Yeni insanlarla tanışır, yeni uğraşlar edinir, takvimlerimizi doldurur, sessizliğe tahammül edemediğimizde bir ses açarız. Telefonlarımız elimizden düşmez. Bir şeyler izler, bir şeyler dinler, bir yerlere yetişmeye çalışırız. Sanki durduğumuz anda, uzun zamandır duymamaya çalıştığımız bir şey bizimle konuşmaya başlayacaktır.

Peki, insan neden boşluktan bu kadar korkar?

Belki de boşluk, yalnızca bir şeyin yokluğunu değil, kendimizle karşılaşma ihtimalini de barındırdığı içindir.

Çünkü insanın dış dünyayla kurduğu ilişki kadar, kendi iç dünyasıyla kurduğu ilişki de önemlidir. Ve kimi zaman en zor karşılaşma, başka biriyle değil, kendimizle olandır.

Bir düşünün. Hiçbir yere yetişmeniz gerekmeyen, kimsenin sizden bir şey beklemediği, telefonunuzun çalmadığı bir gününüz olduğunu hayal edin. İlk başta kulağa ne kadar huzurlu geliyor, değil mi? Peki ya birkaç saat sonra? Sessizlik uzadığında, yapılacak işler tükendiğinde, dikkatimizi yöneltecek yeni bir şey kalmadığında ne olur?

Zihnimiz konuşmaya başlar.

Ertelediğimiz sorular, üzerini örttüğümüz duygular, çoktan geride bıraktığımızı düşündüğümüz anılar kendilerine yer bulabilir. Günlük hayatın telaşı içinde duymadığımız iç sesimiz, sessizlikte daha belirgin hâle gelir.

İşte bu yüzden, bazı insanlar için meşguliyet yalnızca bir yaşam biçimi değil, aynı zamanda bir korunma yoludur.

Psikolojide deneyimsel kaçınma olarak ele alınan süreç, kişinin rahatsız edici düşünce ve duygularından uzaklaşmak amacıyla davranışlarını düzenlemesini ifade eder. Elbette her meşguliyet bir kaçış değildir. Çalışmak, üretmek, sosyalleşmek ve yeni deneyimlere yönelmek yaşamın doğal parçalarıdır. Ancak bütün bunlar, insanın kendi iç dünyasına hiç uğramamak için kullandığı birer araca dönüştüğünde, başka bir soru ortaya çıkar:

Hayatımızı gerçekten yaşamak için mi dolduruyoruz, yoksa kendimizle baş başa kalmamak için mi?

Varoluşçu düşünce, insanın yaşamında karşılaştığı boşluğu yalnızca ortadan kaldırılması gereken bir eksiklik olarak görmez. Viktor Frankl’ın anlam arayışına ilişkin düşünceleri, insanın yaşadığı anlamsızlık duygusunun, yaşamında neyin önemli olduğunu sorgulamasına da kapı aralayabileceğini hatırlatır.

Çünkü her boşluk aynı değildir.

Bazı boşluklar kayıptan doğar. Bir insanın yokluğu, alışılmış bir sesin kesilmesi, birlikte kurulmuş bir hayatın dağılması… Bu boşlukların içinde yas vardır. Ve yas, aceleyle doldurulabilecek bir eksiklik değildir. Kaybettiğimiz şeyin hayatımızdaki yerini anlamlandırmak, onun yokluğuyla yeni bir ilişki kurmak zaman ister.

Bazı boşluklar ise hiç sahip olamadıklarımızdan doğar.

Hiç yaşanmamış bir yakınlığın, söylenmemiş bir sözün, gerçekleşmemiş bir ihtimalin boşluğu… İnsan yalnızca kaybettiklerinin değil, yaşayamadıklarının da eksikliğini hissedebilir. Zihninde kurduğu hayatla yaşadığı hayat arasındaki mesafe, zamanla derin bir özleme dönüşebilir.

Bir de görünürde hiçbir şey eksik değilken hissedilen boşluk vardır.

İşimiz, arkadaşlarımız, alışkanlıklarımız, sorumluluklarımız yerli yerindedir. Hayat dışarıdan bakıldığında olması gerektiği gibi ilerler. Fakat bütün bu düzenin içinde insan, kendisine ait bir şeyin eksikliğini hisseder. Ne olduğunu tarif etmekte zorlanır. Çünkü bazen eksik olan, hayatımızdaki bir insan ya da nesne değil, yaşadığımız hayatla kurduğumuz bağdır.

Bu noktada boşluk, yalnızca bir yokluk olmaktan çıkar; bir soruya dönüşür.

Ben ne istiyorum?

Neyi seçiyorum?

Sürdürdüğüm hayatın ne kadarı bana ait?

Bu soruların hemen cevaplanması gerekmez. Hatta bazı soruların değeri, bizi hızlıca bir sonuca ulaştırmalarında değil, alışılmış cevaplarımızı yeniden düşünmeye davet etmelerindedir.

Ne var ki içinde yaşadığımız çağ, boşluklara pek yer bırakmıyor. Verimlilik, hız ve sürekli meşguliyet neredeyse birer erdem hâline gelmiş durumda. Dinlenirken bile bir şey öğrenmek, yürürken bir şey dinlemek, boş zamanlarımızı değerlendirmek istiyoruz. Hiçbir şey yapmamak, sanki hayatın gerisinde kalmakla eşdeğer görülüyor.

Oysa insanın her an üretmesi, her duygusunu dönüştürmesi, her sessizliğine bir anlam yüklemesi gerekmiyor.

Bazen yalnızca durabilmek de yaşamın bir parçasıdır.

Burada önemli bir ayrım var: Boşluğa alan açmak, acıyı yüceltmek ya da insanı yalnızlığa mahkûm etmek değildir. Her boşluk kendi kendine iyileşmez. Uzun süren, kişinin yaşamla bağını zayıflatan bir anlamsızlık ya da duygusal uyuşma hâli, üzerinde durulması gereken bir ruhsal zorlanmanın işareti olabilir.

Ancak her huzursuzluğu hemen ortadan kaldırmaya çalışmak da kendimizi anlamamızın önüne geçebilir.

Çünkü bazı duygular, çözülmeyi bekleyen problemlerden çok, anlaşılmayı bekleyen deneyimlerdir.

Bir ayrılığın ardından hemen yeni bir ilişkiye başlamamak, yalnız geçirilen bir akşamı mutlaka bir planla doldurmamak, hayatımızın yönünü kaybettiğimizde aceleyle yeni bir hedef belirlememek… Bunların hiçbiri tek başına bir iyileşme yöntemi değildir. Fakat insanın kendi deneyimini fark edebilmesi için bir alan oluşturabilir.

Belki de burada öğrenmemiz gereken şey, boşluğu sevmek değil, onun varlığına hemen müdahale etmek zorunda olmadığımızı bilmektir.

Japon estetiğinde ma kavramı, nesneler, sesler ya da olaylar arasındaki aralığın taşıdığı öneme işaret eder. Bir müzik eserindeki sessizlik, notaların yokluğundan ibaret değildir; melodinin ritmini ve etkisini de belirler. Bir resimdeki boş alan, kompozisyonun dışında kalmaz; onun bir parçasıdır.

İnsan hayatını da biraz böyle düşünmek mümkün.

Her aralığı doldurduğumuzda, geriye neyi duyabileceğimiz bir sessizlik kalır ne de yeni bir şeyin ortaya çıkabileceği bir alan.

Üstelik boşluk yalnızca geçmişin bıraktığı izlerle ilgili değildir. Geleceğin henüz biçimlenmemiş hâlini de taşır. Ne istediğimizi bilmediğimiz, eski alışkanlıklarımızın artık bize uymadığı ama yenilerini de henüz kuramadığımız dönemler vardır. Bu geçişlerde insan kendisini eksik, kararsız, hatta kaybolmuş hissedebilir.

Oysa henüz bir yere varmamış olmak, mutlaka yanlış yolda olduğumuz anlamına gelmez.

Bir ağacın kışın yapraksız kalması, yaşamın ondan çekildiğini göstermez. Görünürde hiçbir şey olmuyorken de değişim devam edebilir. İnsan için de her duraklama bir gerileme değildir. Kimi zaman eski anlamların çözülmesiyle yenilerinin oluşması arasında sessiz bir dönem yaşanır.

Ve belki de en çok bu dönemlerde, kendimize karşı sabırsız davranırız.

Bir an önce iyi hissetmek, ne istediğimizi bilmek, yeni bir yön bulmak isteriz. Oysa insanın kendisiyle kurduğu ilişki de zaman içinde değişir. Dün bize anlam veren bir şey bugün aynı karşılığı bulmayabilir. Bir zamanlar ait hissettiğimiz yerlerde yabancılaşabilir, eskiden peşinden koştuğumuz şeyleri artık istemeyebiliriz.

Bütün bunlar, hayatımızda mutlaka yanlış giden bir şey olduğunu göstermez. Büyümenin ve değişmenin de kendine özgü kayıpları vardır.

Belki de olgunlaşmak, hayatımızdaki bütün eksiklikleri gidermekten çok, bazı eksikliklerle nasıl yaşayacağımızı öğrenmektir.

Çünkü insan tamamlanması gereken bir proje değildir.

Her yarım kalmış hikâyenin devamına, her sorunun cevabına, her sessizliğin bir sese ihtiyacı yoktur.

Ve hayat, yalnızca sahip olduklarımızla değil, sahip olamadıklarımızla kurduğumuz ilişkiyle de şekillenir.

O hâlde belki de kendimize sormamız gereken soru, hayatımızdaki boşlukları nasıl dolduracağımız değildir.

O boşlukları doldurmak için bu kadar acele ederken, içimizde neye yer bırakmadığımızdır.

Çünkü bazen hayatın bize sunduğu en önemli şey, yeni bir şeyle dolmak değil; henüz neyle dolacağını bilmediğimiz bir alana sahip olmaktır.

Ve belki de insan, her boşluğu doldurmaktan vazgeçtiğinde, kendi sesini ilk kez gerçekten duyabilir.

Bilge Dönmez Bilge Dönmez
Yetişkinler ve çiftlerle çalışan bir klinik psikoloğum. Çalışmalarımda varoluşçu psikoterapi, psikodinamik yaklaşım, EMDR ve bilişsel davranışçı terapiyi bir araya getiriyorum. Özellikle ilişkiler, bağlanma örüntüleri, travma ve insanın yaşamla kurduğu anlam ilişkisi üzerine çalışıyorum. Türkiye ve Azerbaycan’daki klinik saha deneyimlerimin yanı sıra, psikoloji ve sinemayı buluşturan içerikler üretmeyi seviyorum.

Cevap Ver

Lütfen isminizi buraya giriniz
Yanlış bir e-posta adresi girdiniz!
Lütfen e-posta adresinizi buraya girin

Lütfen yorumunuzu giriniz!