Normal People: Aşk İletişimsizlikte Kaybolduğunda
En çok acı veren ilişkiler her zaman sevginin olmadığı ilişkiler değildir. Çoğu zaman sevginin var olduğu ama iki tarafın da bunu nasıl ifade edeceğini bilemediği ilişkilerdir.
Sally Rooney'nin aynı adlı romanından uyarlanan Normal People, son yıllarda iletişimsizliği, güvensizlikleri ve bağlanma güçlüklerini en etkileyici şekilde ele alan yapımlardan biri. Marianne ve Connell üzerinden, iki insanın birbirini derinden anlayabildiği halde karşısındakinin neye ihtiyaç duyduğunu nasıl tekrar tekrar yanlış yorumlayabildiğini görüyoruz. Hikayeleri, ikisinin de henüz kim olduklarını anlamaya çalıştıkları lise yıllarında başlıyor. Yaşadıkları zorluklar birbirinden farklı görünse de her ikisi de aile ilişkilerinden, sosyal çevrelerinden ve kırılgan özdeğer algılarından etkileniyor.
Marianne, maddi açıdan varlıklı ancak duygusal olarak ihmal edici ve istismarcı bir ailede büyüyor. Yakınlığı eleştirilmekle, reddedilmekle ve kötü muamele görmekle ilişkilendirmeyi öğrenmiş. Bu nedenle, sevgiyi hak etmek için bir şeyler yapmak zorunda olmadan da sevilebileceğine inanmakta zorlanıyor.
Connell ise sevgi dolu ve destekleyici bir anneyle büyüyor. Onun yaşadığı güçlükler aile hayatından çok, kendisini başkalarıyla ilişkisi içinde nasıl gördüğüyle bağlantılı. Bir gruba ait olmak, arkadaşlıklarını sürdürmek ve sosyal çevresindeki konumunu korumak onun için oldukça önemli. Okulda popüler biri olmasına rağmen gerçek benliğini ortaya koyarken pek de rahat görünmüyor. Kendi istekleriyle çeliştiğinde bile çoğu zaman arkadaşlarının beklentilerine göre hareket ediyor.
Marianne başkalarının kendisi hakkında ne düşündüğünü umursamıyormuş gibi görünürken Connell neredeyse tamamen bu düşünceler tarafından yönlendiriliyor. Ancak bu farklılıkların altında ikisinin de paylaştığı bir korku var: yeterince iyi olmamak. Birbirlerini bulduklarında ise başka hiçbir yerde tam anlamıyla deneyimleyemedikleri bir şeyle karşılaşıyorlar: anlaşıldıklarını hissetmek.
Güvensizlik İletişimsizliğe Dönüştüğünde
Normal People'ı izlerken en çok hayal kırıklığı yaratan yanlarından biri, Marianne ve Connell'ın aslında hiç dile getirmedikleri şeyler yüzünden defalarca birbirlerinden uzaklaşmalarına tanık olmak.
İkisi de çoğu zaman karşısındakinin ne düşündüğünü bildiğini varsayıyor. Güvence istemek yerine sessizliği reddedilme olarak yorumluyorlar. İhtiyaçlarını ifade etmek yerine diğer kişinin bunları kendiliğinden fark etmesini bekliyorlar.
Bunun en acı örneklerinden biri, Connell'ın üniversitede maddi zorluklar yaşadığı ve kaldığı yerin masraflarını artık karşılayamadığı dönemde ortaya çıkıyor. Marianne'e doğrudan onun yanında kalıp kalamayacağını sormak yerine içinde bulunduğu durumu anlatmakta zorlanıyor. Marianne ise bu konuşmayı Connell'ın ilişkilerini bitirmek istediği şeklinde yorumluyor. İkisi de birbirini kaybetmek istemiyor ancak konuşmanın sonunda her ikisi de istenmediğine inanarak uzaklaşıyor.
İletişimsizliklerini bu kadar üzücü kılan da tam olarak bu. Sorun birbirlerine karşı sevgi hissetmemeleri değil, birbirlerinin sözlerine ve davranışlarına yükledikleri anlamlar. Çoğu zaman karşılarındaki kişinin gerçekten söylediklerinden çok, kendileri hakkında zaten inandıkları şeylere tepki veriyorlar.
Bağlanmanın Rolü
Bağlanma kuramı, ilişkilerini anlamak için bize bir bakış açısı sunuyor. Yakınlık, bakım ve duygusal güvenlikle ilgili erken dönem deneyimlerimiz, hayatımızın ilerleyen dönemlerinde yakın ilişkilere nasıl yaklaştığımızı etkileyebiliyor. Bu deneyimler tutarsız ya da acı verici olduğunda, ilişkiler bir yandan güvence aradığımız, diğer yandan reddedilmekten korktuğumuz alanlara dönüşebiliyor.
Marianne'in deneyimlerini güvensiz bağlanmayla ilişkili örüntüler üzerinden anlamak mümkün. Çoğu zaman kötü muamele görmeyi bekliyor ve kendi ihtiyaçlarının da karşısındaki kişinin ihtiyaçları kadar önemli olduğunu kabul etmekte zorlanıyor.
Connell ise özellikle duygularını açıkça ifade etmenin kendisini savunmasız hissettirdiği durumlarda kaçıngan bağlanma stratejilerine başvuruyor. Geri çekiliyor, zor konuşmalardan kaçınıyor ve neye ihtiyaç duyduğunu doğrudan dile getirmekte zorlanıyor.
İkisinin ortak noktası ise kendilerini reddedilmekten korumaya çalışırken farkında olmadan aralarındaki mesafeyi daha da artırmaları. Marianne sevilebilir olduğuna dair kanıt arıyor. Connell ise kendisinin yargılanabilecek taraflarını açığa çıkarmaktan korkuyor. İkisi de güvenceye ihtiyaç duyuyor ancak bunu nasıl isteyeceklerini her zaman bilemiyorlar.
Sevilmek ve Buna İnanmak
İlişkilerinin psikolojik açıdan en ilginç yanlarından biri, Marianne ve Connell'ın kendilerini görme biçimleriyle birbirlerini görme biçimleri arasındaki büyük fark. Connell, Marianne'i zeki, ilgi çekici ve hayranlık duyulmayı hak eden biri olarak görüyor. Marianne ise çoğu zaman bu özelliklerini kendisinde fark etmekte zorlanıyor. Marianne, Connell'ı yetenekli, duyarlı ve karşısına çıkan fırsatları hak eden biri olarak görüyor. Connell ise sık sık kendi yeteneklerinden şüphe ediyor ve ait olmadığını düşündüğü ortamlarda kendisini rahatsız hissediyor. Birbirlerine, kendi iç dünyalarında kendilerine sunduklarından çok daha şefkatli bir yansıma sunuyorlar. Ancak buna inanmakta zorlanıyorlar.
Bir insan zaten sevilmeye değer olmadığını hissediyorsa, gerçek bir sevgiye bile güvenmek zorlaşabiliyor. Geç gelen bir cevap, rahatsız edici bir konuşma ya da kısa süreli bir duygusal uzaklık, kişinin zaten sahip olduğu korkuyu doğruluyormuş gibi görünebiliyor.
Psikolojide bu durum, olumsuz temel inançların etkisine benziyor. Temel inançlar, kendimiz hakkında derinden benimsediğimiz ve yaşadıklarımızı nasıl yorumladığımızı şekillendiren varsayımlardır. İstenmediğimize inanıyorsak, başka bir açıklaması olsa bile belirsizliği reddedilme olarak yorumlayabiliyoruz.
Söyleyemediklerimiz Yüzünden Kaybettiğimiz Yıllar
Normal People'ı bu kadar dokunaklı kılan şey, Marianne ve Connell'ın yalnızca birlikte olabilecekleri zamanları kaybetmemeleri. Aralarındaki yanlış anlaşılmalar, zaten taşıdıkları güvensizlikleri de pekiştiriyor. Her ayrılık, kişinin kendi yetersizliğinin bir kanıtı olarak yorumlayabileceği yeni bir deneyime dönüşüyor. İlişkileri bize duygusal yakınlığın, karşımızdaki kişinin duygularını anlamaktan daha fazlasını gerektirdiğini gösteriyor. Rahatsız edici hissettirse bile kendi duygularımızı ifade etmeye istekli olmayı da gerektiriyor.
Sonuçta Normal People, sürekli birbirlerine geri dönmenin bir yolunu bulan iki insanın aşk hikayesinden ibaret değil. Aynı zamanda büyümeyi, duygusal ihtiyaçlarımızı fark etmeyi öğrenmeyi ve sevilmeyi hak ettiğimize inanmakta zorlandığımızda sevgiyi kabul etmenin ne kadar güç olabileceğini anlatan bir hikaye.
Kaynakça
- Rooney, S. (2018). Normal People. Faber and Faber.


