Psikolog BulŞehrinde bir uzman

Kalabalıklar İçinde Neden Yalnızız?

Hilal Kıdal Yazar: Hilal Kıdal
13 dk.okuma süresi
Kalabalıklar İçinde Neden Yalnızız?

Modern insanın görünmeyen yalnızlığı, anlaşılma ihtiyacı ve kaybolan duygusal bağları

Hiç bu kadar çok insanla iletişim kurup hiç bu kadar az insanla gerçekten karşılaşmamıştık. Peki, birbirimize ulaşabildiğimiz bu çağda neden birbirimize dokunamıyoruz?

Bir akşam yemeği düşünün. Aynı masanın etrafında oturan insanlar, birbirlerine yakın mesafelerde bulunuyor. Kimi telefonunun ekranında bir şeyler izliyor, kimi gün içerisinde yaşadıklarını anlatıyor, kimi de yalnızca başkalarının konuşmalarına eşlik ediyor. Masada kahkahalar yükseliyor, cümleler birbirini takip ediyor, zaman ilerliyor. Dışarıdan bakıldığında her şey oldukça sıradan, hatta mutlu görünüyor. Ancak o masadaki insanlardan biri, belki de tam o anda kendisini hiç olmadığı kadar yalnız hissediyor.

Kimse fark etmiyor. Çünkü yalnızlık her zaman sessizlikle gelmiyor. Bazen bir kahkahanın arkasına saklanıyor, bazen kalabalıkların arasında kendisine görünmez bir yer buluyor. İnsanlarla konuşurken bile insanlardan uzaklaşabiliyoruz. Birilerinin yanında bulunurken onların dünyasına ulaşamayabiliyoruz.

Belki de çağımızın en büyük psikolojik çelişkisi tam olarak burada başlıyor: İnsanlık tarihinin en gelişmiş iletişim araçlarına sahip olduğumuz bir dönemde, duygusal yakınlık kurmakta giderek daha fazla zorlanıyoruz.

Peki, kalabalıklar içindeyken neden yalnızız?

Yalnızlık insan sayısıyla ölçülür mü?

Yalnızlığı çoğu zaman fiziksel bir eksiklik olarak tanımlıyoruz. Etrafımızda konuşabileceğimiz kimsenin bulunmamasını, birlikte zaman geçirecek birini bulamamayı veya sosyal çevremizin sınırlı olmasını yalnızlıkla ilişkilendiriyoruz. Oysa psikolojik açıdan yalnızlık, yalnızca kişinin sosyal çevresindeki insan sayısıyla açıklanabilecek kadar basit bir deneyim değildir.

Psikoloji literatüründe yalnızlık, bireyin sahip olduğu sosyal ilişkiler ile ihtiyaç duyduğu ilişkiler arasındaki algılanan farklılıkla ilişkilendirilir. Başka bir ifadeyle insan, çevresinde çok sayıda kişi bulunmasına rağmen kendisini yalnız hissedebilir. Çünkü önemli olan yalnızca kaç kişiyle iletişim kurduğumuz değil, bu iletişimlerin bize ne kadar anlamlı geldiğidir.

Sosyolog ve psikolog Robert S. Weiss, yalnızlığı duygusal ve sosyal yalnızlık olmak üzere iki farklı boyutta ele almıştır. Duygusal yalnızlık, kişinin kendisi için özel ve güvenli bir bağ kurabileceği bir ilişkinin eksikliğini hissetmesiyle ilgilidir. Sosyal yalnızlık ise kişinin ait olduğunu hissedebileceği bir sosyal çevrenin veya topluluğun bulunmamasıyla ilişkilidir.

Bu ayrım bize önemli bir gerçeği gösterir: İnsan bazen çevresinde arkadaşları olduğu hâlde kendisini yalnız hisseder; bazen de hayatında çok fazla insan bulunmasa bile güçlü bağları sayesinde yalnızlık yaşamaz.

Çünkü insanın ihtiyacı yalnızca birilerinin yanında olması değildir. Birinin onu merak etmesine, söylediklerinin duyulmasına, duygularının anlaşılmasına ve varlığının bir başkası için anlam taşıdığını hissetmesine de ihtiyaç duyar.

Belki de bu nedenle bazı insanların yanında kendimizi hiç olmadığımız kadar rahat hissederken bazı kalabalıkların içerisinde kendimize yer bulamayız.

İletişim kuruyoruz ama gerçekten karşılaşıyor muyuz?

Teknoloji, insan ilişkilerine daha önce sahip olmadığımız imkânlar sundu. Uzak şehirlerde yaşayan insanlarla saniyeler içerisinde iletişim kurabiliyor, dünyanın diğer ucundaki gelişmeleri takip edebiliyor, hayatımızdan küçük kesitleri yüzlerce kişiyle paylaşabiliyoruz.

Ancak iletişim kurabilmek ile bağ kurabilmek aynı şey değildir.

Bir mesajın okunması, bir fotoğrafın beğenilmesi veya bir paylaşımın yorum alması, insanın duygusal olarak anlaşıldığını hissetmesi için her zaman yeterli olmaz. Çünkü iletişim, bilginin aktarılmasından ibaret değildir. Aynı zamanda duyguların paylaşılmasını, karşılıklı dikkati ve anlamlı bir ilişki kurabilmeyi gerektirir.

Günümüzde birbirimizin hayatlarını biliyoruz fakat çoğu zaman birbirimizin iç dünyalarından haberdar değiliz. Kimin tatile gittiğini, kimin yeni bir işe başladığını, kimin mutlu bir gün geçirdiğini görebiliyoruz. Ancak o kişinin geceleri hangi düşüncelerle mücadele ettiğini, hangi cümleyi kurmak isteyip sustuğunu veya hangi duyguyu kimseye anlatamadığını bilmiyoruz.

Birbirimizin hayatına tanıklık ediyoruz ama her zaman birbirimizin hikâyesine eşlik edemiyoruz.

Sosyal medya, bu anlamda insan ilişkilerinde görünürlük ile yakınlık arasındaki farkı daha belirgin hâle getiriyor. Görünür olmak, fark edilmek anlamına gelebilir; ancak fark edilmek her zaman anlaşılmak değildir.

İnsan bazen yüzlerce beğeni alırken tek bir samimi cümleye ihtiyaç duyabilir. Çünkü sayısal karşılıklar, duygusal ihtiyaçların yerini tutamaz.

Başkalarının hayatına bakarken kendi hayatımızdan uzaklaşmak

Modern insanın yalnızlık deneyimini etkileyen unsurlardan biri de sürekli karşılaştırma hâlidir.

Sosyal medya platformlarında çoğunlukla insanların hayatlarının seçilmiş, düzenlenmiş ve paylaşılmaya değer görülen anlarıyla karşılaşıyoruz. Mutlu aile fotoğrafları, başarılı kariyerler, romantik ilişkiler, seyahatler ve kusursuz görünen yaşamlar…

Başkasının hayatına ait birkaç saniyelik görüntü, kendi hayatımızın tamamıyla karşılaştırılabiliyor. Üstelik bu karşılaştırmayı yaparken çoğu zaman karşımızdaki kişinin yaşantısının yalnızca görünen kısmına tanıklık ettiğimizi unutuyoruz.

Bu durum, kişinin kendi yaşamını yetersiz değerlendirmesine, başkalarının sahip olduklarına odaklanmasına ve sosyal çevresiyle ilgili olumsuz düşünceler geliştirmesine zemin hazırlayabilir.

Bir başkasının mutluluğuna bakarken kendi mutsuzluğumuzu daha fazla hissedebiliriz. Herkesin bir yere ait olduğunu düşünürken kendimizi dışarıda kalmış gibi algılayabiliriz. Başkalarının hayatında bir şeyler yolunda giderken kendi hayatımızda eksik olanı aramaya başlayabiliriz.

Böylece iletişim kurmak için kullandığımız araçlar, bazen kendimizi başkalarından uzak ve eksik hissettiğimiz alanlara dönüşebilir.

Burada önemli olan teknolojiyi bütünüyle suçlamak değildir. Asıl mesele, teknolojinin insan ilişkilerindeki yerini nasıl kullandığımızdır. Dijital iletişim gerçek ilişkileri desteklediğinde değerli bir imkân sunar. Ancak yüz yüze iletişimin, duygusal paylaşımın ve karşılıklı ilginin yerini almaya başladığında ilişkilerin niteliği üzerinde düşünmemizi gerektirir.

Anlaşılmama korkusu: Kendimizi saklayarak yakınlaşabilir miyiz?

Yalnızlığın bir başka boyutu da insanın kendisini başkalarına açmakta zorlanmasıdır.

Hepimizin anlatmak istediği ancak anlatamadığı cümleleri vardır. Bazen yanlış anlaşılmaktan korkarız. Bazen duygularımızın küçümseneceğini düşünürüz. Bazen de güçlü görünme ihtiyacı, yardıma ihtiyaç duyduğumuzu söylememize engel olur.

Bu nedenle gerçek düşüncelerimizi saklayabilir, duygularımızı kontrol altında tutabilir ve başkalarının karşısında kabul edilebilir bir benlik sunmaya çalışabiliriz.

İnsan ilişkilerinde kendimizi korumak için geliştirdiğimiz bu savunmalar, kısa vadede incinme ihtimalimizi azaltabilir. Ancak uzun vadede gerçek yakınlık kurmamızı da zorlaştırabilir.

Çünkü bir ilişki içerisinde yalnızca güçlü, neşeli ve başarılı taraflarımızı gösterebiliyorsak, o ilişkide bütün benliğimizle var olabildiğimizden söz etmek güçleşir.

Kırılganlığımızı paylaşamadığımız, üzüntümüzü anlatamadığımız ve bazen hiçbir şey yapmak istemediğimizi söyleyemediğimiz ilişkilerde duygusal bir mesafe oluşabilir.

Belki de insanın en büyük yalnızlıklarından biri, kendisini anlatabileceği birinin bulunmaması değil, kendisini anlatmaya cesaret edememesidir.

Oysa yakınlık, kusursuz görünmek zorunda olmadığımız ilişkilerde gelişir. Bazen bir insana içimizden geçenleri anlatmak, çözüm bulmaktan çok daha iyileştirici olabilir. Çünkü anlaşılmak, her zaman sorunlarımızın ortadan kalkması anlamına gelmez; bazen yalnızca o sorunlarla baş başa olmadığımızı hissettirir.

Aidiyet ihtiyacı: Bir yere değil, bir ilişkiye ait olmak

İnsan sosyal bir varlıktır. Kabul edilmek, sevilmek, değer görmek ve bir topluluğun parçası olmak temel psikolojik ihtiyaçlarımız arasında yer alır.

Roy Baumeister ve Mark Leary’nin 1995 yılında geliştirdikleri ait olma ihtiyacı yaklaşımı, insanların kalıcı ve olumlu kişilerarası ilişkiler kurmaya yönelik güçlü bir motivasyona sahip olduğunu ortaya koyar.

Bu açıdan bakıldığında aidiyet, yalnızca bir grubun içerisinde bulunmak değildir. Bir grubun parçası olduğumuzu hissetmek, orada varlığımızın anlam taşıdığını bilmek ve ilişkilerimizde karşılıklı kabul görmek de önemlidir.

Bir okulun, iş yerinin, ailenin veya arkadaş grubunun içerisinde bulunabiliriz. Ancak bulunduğumuz yerde kendimizi ifade edemiyor, düşüncelerimizi paylaşamıyor ve olduğumuz gibi kabul görmediğimizi hissediyorsak aidiyet duygumuz zayıflayabilir.

İşte bu nedenle bazı insanlar kalabalık ortamlarda kendilerini dışarıda hissederken bazıları küçük bir arkadaş grubunun içerisinde güçlü bir bağ kurabilir.

Aidiyet, bir sandalyeye sahip olmak değil, o masada kendine yer bulabilmektir.

İnsan yalnızca bir yere davet edilmek istemez; orada gerçekten istenildiğini de hissetmek ister. Yalnızca dinlenmek değil, söylediklerinin önemsendiğini bilmek ister. Yalnızca hatırlanmak değil, özlendiğini hissetmek ister.

Belki de kalabalıklar içinde aradığımız şey tam olarak budur: Varlığımızın bir başkasının dünyasında karşılık bulması.

Yalnızlık bir tercih mi, yoksa korunma biçimi mi?

Bazen yalnız kalmayı kendimiz seçeriz. İnsanlardan uzaklaşmak, sessizliğe çekilmek, kendi düşüncelerimizle baş başa kalmak ve dış dünyanın beklentilerinden bir süre uzaklaşmak isteyebiliriz.

Bu tür bir yalnızlık her zaman olumsuz değildir. Kişinin kendisini dinlemesine, duygularını anlamlandırmasına ve zihinsel olarak dinlenmesine yardımcı olabilir. Burada belirleyici olan, yalnızlığın nasıl deneyimlendiğidir.

İsteyerek seçilen ve kişiye iyi gelen yalnızlık ile istemeden yaşanan, kişiyi zorlayan yalnızlık birbirinden farklıdır.

Bazen geçmişte yaşanan hayal kırıklıkları, reddedilme deneyimleri veya güven sorunları insanın ilişkilerden uzaklaşmasına neden olabilir. Kişi yeniden incinmemek için kimseye yaklaşmamayı tercih edebilir. Bir süre sonra bu mesafe, alışkanlığa dönüşebilir.

İnsan, kendisini korumak için ördüğü duvarların arkasında güvende hissedebilir. Ancak aynı duvarlar, başkalarının ona ulaşmasını da engelleyebilir.

Bu noktada kendimize şu soruyu sormak önemlidir: Gerçekten yalnız kalmayı mı istiyoruz, yoksa yeniden incinmemek için insanlardan uzak mı duruyoruz?

Çünkü bazen yalnızlık, insanın tercih ettiği bir yaşam biçiminden çok, kendisini korumak için geliştirdiği bir ilişki stratejisine dönüşebilir.

Duygusal temasın kaybolduğu yerde yalnızlık büyür

Bir insanı dinlemekle onu gerçekten duymak arasında önemli bir fark vardır.

Dinlemek bazen yalnızca cevap vermek için beklemektir. Gerçekten duymak ise karşımızdaki insanın ne anlatmaya çalıştığını anlamaya çaba göstermektir.

İlişkilerde çoğu zaman çözüm üretmeye, tavsiye vermeye ve sorunları ortadan kaldırmaya odaklanıyoruz. Oysa bazı anlarda insanların ihtiyacı bir çözüm önerisi değil, duygularının kabul edilmesidir.

Birinin yaşadığı üzüntüyü hemen ortadan kaldırmaya çalışmadan yanında durabilmek, onun duygusuna alan açabilmek ve yargılamadan dinleyebilmek güçlü bir duygusal temas biçimidir.

Psikolojik açıdan güvenli ilişkiler, bireyin kendisini ifade edebildiği, duygularının küçümsenmediği ve karşılıklı anlayışın bulunduğu ilişkilerdir.

Bu nedenle gerçek yakınlık büyük jestlerle veya sürekli iletişim hâlinde olmakla ölçülmez. Bazen bir telefon görüşmesinde gösterilen içten ilgi, bazen zor bir günün ardından sorulan samimi bir soru, bazen de hiçbir şey söylemeden birinin yanında kalabilmek ilişkileri anlamlı kılar.

Belki de birbirimize daha fazla zaman ayırmaktan önce, ayırdığımız zamanı daha anlamlı hâle getirmeye ihtiyacımız vardır.

Peki, yalnızlığın içinden nasıl çıkabiliriz?

Yalnızlık hissiyle baş etmek, yalnızca daha fazla insanla tanışmak veya sosyal etkinliklere katılmak anlamına gelmez. Öncelikle kişinin kendi duygusal ihtiyaçlarını fark etmesi gerekir.

Kendimize hangi ilişkiler içerisinde iyi hissettiğimizi, kimlerin yanında kendimiz olabildiğimizi ve hangi durumlarda geri çekildiğimizi sorabiliriz.

Bazen bir arkadaşımıza ilk mesajı atmak, uzun zamandır ertelediğimiz bir görüşmeyi gerçekleştirmek veya içimizden geçenleri güvendiğimiz biriyle paylaşmak önemli bir başlangıç olabilir.

İlişkilerde karşılıklı ilgi göstermek, yalnızca konuşmak yerine dinlemeye zaman ayırmak ve dijital iletişimin yanında yüz yüze paylaşımlara da yer vermek duygusal bağlarımızı güçlendirebilir.

Bununla birlikte yalnızlık uzun süre devam ediyor, kişinin günlük yaşamını, ruhsal iyilik hâlini ve ilişkilerini belirgin biçimde etkiliyorsa bir ruh sağlığı uzmanından destek almak da önemli bir adımdır.

Unutmamak gerekir ki yalnızlık, kişinin değersiz veya sevilmeye layık olmadığını göstermez. Bazen yaşam koşulları, bazen ilişki deneyimleri, bazen de karşılanmamış duygusal ihtiyaçlar bu hissin ortaya çıkmasına neden olabilir.

İnsan, kendisini yalnız hissettiği için eksik değildir. Anlaşılmaya, kabul edilmeye ve bağ kurmaya ihtiyaç duyduğu için insandır.

Sonuç: Belki de birbirimizi değil, birbirimize ulaşmayı kaybettik

Bir düşünün… En son ne zaman birini gerçekten dinlediniz? Telefonunuzun ekranına bakmadan, vereceğiniz cevabı düşünmeden, yalnızca onun anlattıklarına odaklanarak…

En son ne zaman birine iyi olmadığınızı söyleyebildiniz? Güçlü görünmeye çalışmadan, cümlelerinizi güzelleştirmeden, olduğunuz hâlinizle…

Belki de modern insanın yalnızlığı, kalabalıkların azalmasından değil, ilişkilerin derinliğinin giderek daha fazla sorgulanır hâle gelmesinden kaynaklanıyor.

Hepimiz bir yerlere yetişmeye, bir şeyleri tamamlamaya, görünür olmaya ve hayatın hızına ayak uydurmaya çalışıyoruz. Bu telaşın içerisinde bazen birbirimizin yüzüne bakmayı, bir cümlenin ardındaki duyguyu fark etmeyi ve bir insanın sessizliğini duymayı unutuyoruz.

Oysa insan, yalnızca konuşabileceği birini değil, sustuğunda da kendisini anlayabilecek birini arıyor. Herkesin önünde güçlü olmak zorunda kalmadığı, duygularını saklamadığı ve varlığını kanıtlamak için çaba göstermediği bir ilişki istiyor.

Belki de artık daha fazla insanın hayatımıza girmesine değil, hayatımızdaki insanlarla daha gerçek ilişkiler kurmaya ihtiyacımız var.

Çünkü kalabalıklar bize eşlik edebilir ama her kalabalık bize ait olduğumuz hissini vermez. Binlerce insan bizi görebilir ama içimizde olup bitenleri yalnızca birkaç kişi fark edebilir.

Ve belki de bütün mesele tam olarak burada saklıdır:

İnsan, etrafında kimse olmadığı için değil, kendisi olduğu hâliyle kimsenin yanında var olamadığını hissettiğinde yalnızlaşır.

Belki de bu çağın en büyük ihtiyacı daha hızlı iletişim kurmak değil, birbirimize yeniden gerçekten temas edebilmektir.

Çünkü bazen bir insanın bütün kalabalıklardan beklediği tek şey, bir başka insanın gözlerinin içine bakarak söyleyeceği şu cümledir:

“Seni duyuyorum. Buradayım. Anlatabilirsin.”

Hilal Kıdal Hilal Kıdal
Hilal Kıdal, uzman psikolojik danışman olarak çalışmalarını sürdürmektedir. Lisans eğitimini onur öğrencisi olarak İstanbul Üniversitesinde tamamladıktan sonra Önleyici Rehberlik ve Danışmanlık alanında yüksek lisans eğitimini derece ile tamamlayan Hilal Kıdal, mesleki yolculuğunda çocuk ve ergenlik dönemindeki bireyler üzerinde çalışmalarına odaklanmıştır. Eğitim Danışmanı, Öğrenci Koçu, Kariyer Planlama Uzmanı, Kişisel ve Sosyal Rehberlik ve Önleyici Rehberlik alanlarında uzmanlaşmıştır. Her bireyin biricik ve özel olduğuna inananan Hilal Kıdal, başarı odaklı motivasyon sürecini çalışmalarının merkezine almıştır. Hedefi, her öğrencinin içindeki potansiyeli keşfedip bunu açığa çıkarmasına destek sağlamaktır.

Cevap Ver

Lütfen isminizi buraya giriniz
Yanlış bir e-posta adresi girdiniz!
Lütfen e-posta adresinizi buraya girin

Lütfen yorumunuzu giriniz!