Kendini Susturmanın Psikolojisi
Bir ilişkiyi korumak için insan kendinden ne kadar vazgeçer?
Bazı insanlar ilişkilerinde sessiz kalmayı tercih ettikleri için değil, konuşmanın doğurabileceği sonuçlardan çekindikleri için susarlar. Rahatsız oldukları bir davranışı dile getirmekten, ihtiyaçlarını ifade etmekten ya da karşılarındaki kişiye hayır demekten kaçınabilirler. Zamanla bu tutum, ilişkilerde uyumu korumanın bir yolu hâline gelirken bireyin kendi duygu ve düşüncelerine ayırdığı alanı giderek daraltabilir. Dışarıdan anlayış, fedakârlık veya olgunluk olarak değerlendirilen bu sessizlik, kişinin iç dünyasında farklı bir deneyime karşılık gelebilir.
İnsan ilişkilerinin temelinde kabul görme, ait olma ve güvenli bağlar kurma ihtiyacı bulunmaktadır. Ancak kimi zaman bu ihtiyaçlar, bireyin kendi duygusal gereksinimlerini ifade etmesinin önüne geçebilir. Kişi, ilişkisini sürdürebilmek adına ne hissettiğinden çok karşısındaki kişinin ne hissedeceğine odaklanmaya başlayabilir. Böylece ilişkisel uyumu koruma çabası, kişinin kendi ihtiyaçlarını görmezden geldiği bir davranış örüntüsüne dönüşebilir.
Psikoloji literatüründe *kendini susturma* (self-silencing) olarak kavramsallaştırılan bu süreç, bireyin yakın ilişkilerinde çatışma, reddedilme veya ilişki kaybı yaşamamak amacıyla kendi düşüncelerini, duygularını ve ihtiyaçlarını geri plana atmasını ifade etmektedir. Jack (1991) tarafından geliştirilen Kendini Susturma Kuramı, bu davranışın yalnızca bireysel özelliklerle değil, toplumsal beklentiler, cinsiyet rolleri ve ilişkisel güç dinamikleriyle de bağlantılı olduğunu vurgulamaktadır.
Sessizliğin Ardındaki Psikolojik Süreç
Kendini susturma, her zaman bilinçli biçimde gerçekleştirilen bir davranış değildir. Birey, geçmiş ilişkisel deneyimleri ve öğrenilmiş beklentileri doğrultusunda kendisini ifade etmenin olumsuz sonuçlar doğuracağına ilişkin inançlar geliştirebilir. Örneğin, düşüncelerini dile getirdiğinde eleştirileceğini, ihtiyaçlarını belirttiğinde bencil olarak değerlendirileceğini veya sınır koyduğunda karşısındaki kişinin sevgisini kaybedeceğini düşünebilir.
Bu tür beklentiler, kişinin ilişkilerinde kendi duygularını ikinci plana atmasına neden olabilir. Başlangıçta tartışmadan kaçınmak veya ilişkiyi korumak amacıyla kullanılan bu strateji, zaman içerisinde alışılmış bir ilişki kurma biçimine dönüşebilir. Kişi, karşısındakinin beklentilerini karşılarken kendi ihtiyaçlarını fark etmekte ya da ifade etmekte güçlük yaşamaya başlayabilir.
Jack ve Dill (1992), kendini susturma sürecini dört temel boyut üzerinden ele almıştır: dışsal öz değerlendirme, bakımın özveriyle ilişkilendirilmesi, kendini susturma ve bölünmüş benlik. Dışsal öz değerlendirme, kişinin kendisini başkalarının beklentileri doğrultusunda değerlendirmesini; bakımın özveriyle ilişkilendirilmesi, ilişkilerde kendi ihtiyaçlarından vazgeçmeyi sevgi ve bağlılığın gereği olarak görmesini ifade etmektedir. Kendini susturma boyutu, düşünce ve duyguların ilişkiyi korumak amacıyla ifade edilmemesine odaklanırken bölünmüş benlik, kişinin dışarıya yansıttığı görünüm ile içsel yaşantısı arasındaki farklılığa işaret etmektedir.
Bu çerçevede kendini susturma, yalnızca kişinin ne söylediğiyle değil, söylemek istediği hâlde neleri dile getiremediğiyle de ilgilidir.
Toplumsal Beklentiler ve Fedakârlığın Görünmeyen Sınırları
Kendini susturma davranışının oluşumunda bireyin yetiştiği sosyal ve kültürel çevre önemli bir yer tutmaktadır. Özellikle toplumsal cinsiyet rolleri, kadınların ilişkilerde anlayışlı, uyumlu, fedakâr ve çatışmadan kaçınan bireyler olmalarına yönelik beklentiler oluşturabilmektedir. Bu beklentiler, kişinin kendi ihtiyaçlarını ifade etmesini ilişkisel bir tehdit olarak değerlendirmesine zemin hazırlayabilir.
Jack'in (1991) kuramı, kadınların yakın ilişkilerinde kendilerini susturma eğilimlerinin toplumsal eşitsizliklerden ve geleneksel cinsiyet rollerinden bağımsız ele alınamayacağını ileri sürmektedir. Bu bakış açısına göre bireyin kendi sesini geri plana atması, yalnızca kişisel bir tercih değil, içinde bulunduğu ilişkisel koşullara verdiği öğrenilmiş bir yanıt olabilir.
Bununla birlikte kendini susturma yalnızca kadınlara özgü bir deneyim değildir. Farklı cinsiyetlerden bireyler de yakın ilişkilerinde kabul görme, reddedilmekten kaçınma veya çatışmayı önleme amacıyla benzer davranışlar sergileyebilirler. Burada belirleyici olan, kişinin hangi koşullarda kendi duygu ve düşüncelerini ifade etmekten vazgeçtiği ve bu davranışın psikolojik işlevselliği üzerindeki etkisidir.
Önemli bir diğer ayrım ise sağlıklı fedakârlık ile kendini susturma arasındadır. Yakın ilişkiler karşılıklı anlayış, esneklik ve zaman zaman bireysel tercihlerden ödün verilmesini gerektirebilir. Ancak fedakârlığın sürekli olarak tek taraflı gerçekleşmesi ve bireyin ihtiyaçlarını ifade etmekten kaçınması, ilişkisel dengenin bozulmasına neden olabilir. Dolayısıyla sorun, bireyin zaman zaman kendi isteklerini geri plana atması değil, bunu ilişkinin sürdürülebilmesi için zorunlu bir koşul olarak görmeye başlamasıdır.
Dışarıdaki Uyum, İçerideki Çatışma
Kendini susturma davranışı kısa vadede ilişkilerdeki gerilimi azaltabilir. Kişi, rahatsızlığını dile getirmeyerek tartışmanın önüne geçtiğini veya karşısındaki kişinin olumsuz tepkisinden korunduğunu düşünebilir. Ancak bu davranışın sürekli tekrarlanması, kişinin dışarıya yansıttığı tutum ile içsel deneyimi arasında bir uyumsuzluk oluşturabilir.
Örneğin birey, istemediği bir duruma onay verirken içten içe rahatsızlık duyabilir. Karşısındaki kişinin beklentilerini yerine getirirken kendi ihtiyaçlarının karşılanmadığını hissedebilir. Buna rağmen yaşadığı duyguları ifade etmenin ilişkisini olumsuz etkileyeceğine inanarak sessizliğini sürdürebilir.
Bu noktada Jack ve Dill'in (1992) tanımladığı bölünmüş benlik kavramı önem kazanmaktadır. Birey, ilişkilerinde kabul görmek amacıyla dışarıya uyumlu bir görünüm sunarken kendi içsel deneyimiyle giderek daha az temas kurabilir. Bu durum, kişinin yalnızca ilişkisel doyumunu değil, kendisini değerlendirme biçimini de etkileyebilir.
Kendini susturma ile psikolojik belirtiler arasındaki ilişkiyi inceleyen araştırmalar da bu sürecin önemini desteklemektedir. Jack, Brody ve Sikov (2026), otuz yılı aşkın literatürü kapsayan ve 126 araştırmayı değerlendiren derlemelerinde kendini susturmanın depresif belirtilerle ilişkili olduğunu ortaya koyan bulguları bir araya getirmiştir. Derlemede aktarılan önceki bir meta-analizde, kendini susturma ile depresif belirtiler arasında orta düzeyde pozitif bir ilişki bildirilmiştir (*r* = .39).
Bu bulgu, kendini susturma düzeyi arttıkça depresif belirtilerin de artma eğiliminde olduğunu göstermektedir. Bununla birlikte söz konusu ilişkinin her bireyde aynı biçimde ortaya çıkmadığı ve kendini susturmanın tek başına depresyona neden olduğu sonucuna varılamayacağı unutulmamalıdır. İlişkinin niteliği, bireyin sosyal çevresi, geçmiş deneyimleri ve psikolojik kaynakları bu süreçte etkili olabilmektedir.
Psikolojik Esneklik: Kendi Sesine Yeniden Alan Açmak
Kendini susturma davranışını anlamada Kabul ve Kararlılık Terapisi (Acceptance and Commitment Therapy; ACT) kapsamında ele alınan psikolojik esneklik kavramı da önemli bir bakış açısı sunmaktadır. Psikolojik esneklik, bireyin rahatsız edici duygu ve düşüncelerle karşılaştığında bunlardan kaçınmaya odaklanmak yerine, içinde bulunduğu durumun farkında olarak kişisel değerleri doğrultusunda davranabilme kapasitesini ifade etmektedir.
Kendini susturan bir birey için düşüncelerini ifade etmek; kaygı, suçluluk veya reddedilme korkusu gibi zorlayıcı duyguları beraberinde getirebilir. Bu duygulardan kaçınma çabası, kişinin kendi ihtiyaçlarını ifade etmekten uzaklaşmasına yol açabilir. ACT yaklaşımında amaç, söz konusu duygu ve düşünceleri tamamen ortadan kaldırmak değil, bunlarla kurulan ilişkiyi değiştirerek bireyin değerleri doğrultusunda hareket edebilmesine alan açmaktır.
Örneğin, “Hayır dersem beni artık sevmez” düşüncesi kişinin zihninde belirdiğinde bu düşüncenin mutlak bir gerçek olarak kabul edilmesi, sınır koyma davranışını zorlaştırabilir. Bilişsel ayrışma becerisi ise bireyin düşüncelerini sorgulanamaz gerçekler olarak değil, zihninden geçen deneyimler olarak değerlendirebilmesine yardımcı olabilir. Böylece kişi, reddedilme korkusunu deneyimlerken de kendi ihtiyaçlarını ifade etmeyi seçebilir.
Macri ve Rogge (2024) tarafından gerçekleştirilen sistematik derleme ve meta-analiz, ACT müdahalelerinin psikolojik esnekliği artırma ve psikolojik katılığı azaltma süreçleriyle ilişkili olduğunu göstermektedir. Bu bulgular kendini susturmanın doğrudan ACT ile azaltıldığını kanıtlamasa da psikolojik esneklik yaklaşımının, kişinin kendi ihtiyaçları ile ilişkisel beklentiler arasında daha bilinçli seçimler yapabilmesini anlamada yararlı bir klinik çerçeve sunduğu düşünülebilir.
Bununla birlikte kendini ifade edebilmek, her koşulda doğrudan konuşmak ya da çatışmaya girmek anlamına gelmemektedir. Özellikle baskı, tehdit veya şiddet içeren ilişkilerde sessizlik, bireyin güvenliğini korumaya yönelik bir strateji olabilir. Bu nedenle kendini susturma davranışının değerlendirilmesinde yalnızca bireysel becerilere değil, kişinin içinde bulunduğu ilişkisel koşullara ve güvenlik ihtiyaçlarına da dikkat edilmelidir.
Sonuç: İlişkinin İçinde Kendine de Yer Açmak
İnsan ilişkilerinde anlaşılmak, kabul görmek ve yakınlık kurmak temel psikolojik ihtiyaçlar arasında yer almaktadır. Ancak bu ihtiyaçların karşılanması, bireyin kendi duygu ve düşüncelerini sürekli geri plana atmasına bağlı hâle geldiğinde ilişkisel uyum ile kişisel ihtiyaçlar arasında bir çatışma ortaya çıkabilir.
Kendini susturma, kimi zaman bir ilişkiyi sürdürmenin en güvenli yolu olarak algılansa da uzun vadede bireyin kendi ihtiyaçlarıyla temasını ve kendisini ifade edebilme kapasitesini sınırlandırabilir. Bu nedenle psikolojik açıdan önemli olan, kişinin her durumda konuşması ya da her isteğini dile getirmesi değil; ne zaman, neden ve hangi koşullarda sessiz kaldığını fark edebilmesidir.
Sağlıklı bir ilişkide bireylerin her konuda aynı fikirde olması veya hiçbir çatışma yaşamaması beklenmez. Asıl önemli olan, farklılıkların ve ihtiyaçların karşılıklı saygı çerçevesinde ifade edilebilmesidir. Kendini ifade edebilmek her zaman anlaşılmayı ya da onaylanmayı garanti etmez. Ancak bireyin kendi ihtiyaçlarını fark etmesi, sınırlarını tanıması ve ilişkilerinde bu ihtiyaçlara yer açabilmesi, psikolojik esnekliğin önemli bir yansıması olarak değerlendirilebilir.
Çünkü bir ilişkinin sürdürülebilmesi kadar, bireyin o ilişkinin içinde kendisi olarak varlığını sürdürebilmesi de önemlidir.
Kaynakça
- Jack, D. C. (1991). *Silencing the self: Women and depression*. Harvard University Press.
- Jack, D. C., Brody, L. R., & Sikov, J. (2026). Advancing the next generation of research on self-silencing and depression: A narrative review and synthesis of three decades of research. *Sex Roles, 92*, Article 7. https://doi.org/10.1007/s11199-025-01637-8
- Jack, D. C., & Dill, D. (1992). The silencing the self scale: Schemas of intimacy associated with depression in women. *Psychology of Women Quarterly, 16*(1), 97–106. https://doi.org/10.1111/j.1471-6402.1992.tb00242.x
- Macri, J. A., & Rogge, R. D. (2024). Examining domains of psychological flexibility and inflexibility as treatment mechanisms in acceptance and commitment therapy: A comprehensive systematic and meta-analytic review. *Clinical Psychology Review, 110*, Article 102432. https://doi.org/10.1016/j.cpr.2024.102432



