Affetmek Zorunda Değilsin: Başkasının Veremeyeceği Bir Karar
Bir yemeğin sonunda, sofrada kalanlar azalmışken, yıllar önce olmuş bir şey anlatılır. Anlatan kişi sakindir, hatta fazla sakin. O hikayeyi kendine o kadar çok anlatmıştır ki cümleler takılmadan gelir. Karşısındaki dinler, başını sallar ve konuşma biterken şunu söyler: "Affet artık. Kendin için affet, taşıdıkça sen yoruluyorsun." İyi niyetle söylenmiştir. Ama o cümleden sonra masada bir şey değişir. Anlatan kişi artık yalnızca yaşadığı şeyle değil, onu hala affedememiş olmanın suçluluğuyla da baş başadır. Yaşadığı şey bir yana, şimdi bir de onu yanlış biçimde taşıyor olmak vardır.
İki Ayrı Kaynak, Aynı Cümle
Affetme baskısı iki ayrı damardan beslenir ve ikisi de kendini iyilik olarak sunar. Birincisi geleneksel ahlaktır: "Büyüklük sende kalsın." "Ne de olsa annen." Burada affetme bir olgunluk ölçüsüdür. Affetmeyen kişi küçülmüş, kaybetmiş sayılır. İkincisi daha yeni ve fark edilmesi daha zordur: iyi oluş dili. "Kin tutmak, zehri kendin içip karşıdakinin ölmesini beklemek gibidir." "Affetmek onun için değil, senin için." Bu cümleler bilimsel görünür, hatta terapi odasından çıkmış gibi durur. Ama vardıkları yer aynıdır: affedemeyen kişi hem incinmiş hem de iyileşmeyi beceremeyen kişi olur. Biri erdem adına konuşur, diğeri sağlık adına. İkisi de affetmeyi bir seçenek olmaktan çıkarıp bir ödeve dönüştürür.
Bu cümle her yerde karşımıza çıkar. Güvendiğiniz bir arkadaşın arkanızdan konuştuğunu öğrenirsiniz, "boş ver, o da öyle biri" denir. Bir ilişki ihanetle biter, "affet de rahatla" denir. İş yerinde yıllarca küçümsenirsiniz, "takma kafana" denir. Sahne değişir, cümle aynı kalır. Türkiye'de bu baskı ayrı bir ağırlık taşır. Aile bağı kopmaz sayıldığı için affetmeme kararı sosyal bir bedel de getirir: bir akrabayla görüşmemek bir tercih değil, bir mesele olur. Kişi kendi sınırı ile ailedeki yeri arasında sıkışır ve çoğunlukla sınırını feda eder, çünkü diğerinin bedeli herkesin gözü önündedir.
Bu kültürün affetme için hazır bir töreni de vardır: helallik. Cenazede toplu helallik istenir, ölüm döşeğinde helalleşilir. Güzel bir gelenektir, hesabı kapatmanın bir biçimidir. Ama bir özelliği gözden kaçar: istendiği anda hayır demek neredeyse imkansızdır. Tabutun başında kimse "helal etmiyorum" diyemez. Böyle bir anda verilen helallik, gerçekten verilmiş midir?
Arendt: Affetmek Neden Değerlidir
Önce şunu kabul etmek gerekir: affetme gerçekten kıymetli bir şeydir. Hannah Arendt, İnsanlık Durumu'nda insan eyleminin iki temel sorunundan söz eder: geleceğin öngörülemezliği ve geçmişin geri alınamazlığı (Arendt, 2003). Yapılan yapılmıştır, hiçbir pişmanlık olanı olmamış kılmaz. Arendt'e göre buna karşı insanın elindeki tek çare affetmedir. Affetme olanı silmez, kişiyi olanın sonucu olmaktan çıkarır. Yoksa insan, tek bir olayın ömür boyu tekrarlanan tepkisine dönüşür.
Bu güçlü bir savunmadır. Ne var ki Arendt aynı yerde bir sınır da çizer: insan cezalandıramadığı şeyi affedemez, affedilemez olduğu ortaya çıkan şeyi de cezalandıramaz. Yani affetmeyi en güçlü savunan düşünür bile her şeyin affedilebileceğini söylemez.
Affetmeyi Savunan Filozof Neden Affetmedi?
Affetme üzerine yazılmış en önemli kitaplardan birinin yazarı, dört yıl sonra affetmeyi reddeden bir metin yazdı. Vladimir Jankélévitch, Le Pardon'da affetmeyi savunur: gerçek affetme hesapsızdır, bağışlanamaz olanı bile bağışlar (Jankélévitch, 2005). Ama 1971'de Nazi suçlarının zaman aşımına uğraması tartışılırken tek bir cümleyle bütün tartışmayı değiştirir: affetme ölüm kamplarında öldü (Jankélévitch, 1996). Gerekçesi duygusal değil, mantıksaldır. Affetme yalnızca zarar görene aittir, onu ancak mağdur verebilir. Öldürülmüş insanlar adına affedecek kimse yoktur, çünkü kimse bir başkası adına affedemez.
Jacques Derrida itiraz eder: affetme hesaba sığmayan bir şeyse, en çok da affedilemez olana uygulanmalıdır (Derrida, 2001). Filozoflar burada ayrışır. Ama ortaklaştıkları bir şey vardır: hiçbiri için affetme bir borç değildir. Borç ödenir, affetme ise verilir. Ve bir şeyi verme yetkisi size ait değilse, onu istemeye de hakkınız yoktur.
Helallik sahnesi tam da bu yüzden düşündürücüdür. Hayır deme imkanının bulunmadığı bir yerde söylenen evetin ağırlığı yoktur. Burada bir tercih yapıldığını da söylemek gerekir. Zarar kime verildiyse affetme de onundur demek, kişiyi tek başına esas almaktır. Helallik başka bir şey söyler: zarar kişinin değil bağın meselesidir, bu yüzden ailenin huzuru bir kişinin kararından önce gelebilir. Bu yazı birinci tarafta duruyor ve bunu gizlemiyor. "Affet artık" diyen kişi çoğu durumda zarar görmemiş olandır. Affetme yetkisi ise yalnızca zarar görende bulunur.
Psikoloji bu ayrımı başka bir dilden söyler. Everett Worthington, kararsal affetme ile duygusal affetme arasında bir ayrım yapar (Worthington vd., 2007). Birincisi bir davranış niyetidir: intikam almamaya, hayatı onun etrafında kurmamaya karar vermek. İkincisi içerideki öfkenin yerini olumlu duyguların almasıdır. Yani affetmenin yalnızca bir yarısı karara açıktır. Diğer yarısı emirle olmaz, kendi zamanında gelir ya da hiç gelmez.
Öfke Neyi Korur, Neyi Bozar
Peki öfkenin kendi başına bir değeri var mıdır?
P. F. Strawson, kızgınlığın ne işe yaradığını açıklar (Strawson, 1962). Ona göre kızgınlık ve küskünlük gibi duygular "tepkisel tutumlar"dır ve tek bir varsayıma dayanır: karşımızdaki kişi yaptığından sorumludur. Bir bebeğe ya da bir fırtınaya kızamayız, onlardan açıklama beklemeyiz. Strawson buna "nesnel tutum" der. Kızmayı bırakmak her zaman bağışlamak değildir. Karşıdakini muhatap saymaktan vazgeçmek de olabilir.
Bu, "affet artık" cümlesini başka bir açıdan gösterir. O cümle kişiden yalnızca rahatlamasını istemez. Zarar vereni sorumluluk alanının dışına çıkarmasını da ister. Öfke, sorumluluğu hala karşı tarafta tutan şeydir. Bırakıldığında kişi hafifler, ama olay da sahibini kaybeder. En güçlü itiraz da felsefenin içinden gelir. Nietzsche, içine kapanan öfkenin bir süre sonra kişinin değer ölçülerini belirlediğini söyler. Ne affetmeyi önerir ne öfkeyi yüceltir, olan şeyin sizi tanımlamayacağı kadar güçlenmeyi önerir (Nietzsche, 2015). Bu hedef olarak doğrudur, emir olarak zalimdir: o güç ancak öfkenin söylediği şey duyulduktan sonra gelir.
Affetmek, Unutmak ve Barışmak Üç Ayrı Şeydir
Affetmek unutmak değildir, unutmak zaten iradeyle yapılamaz. "Affettim ama unutmadım" bir çelişki değil, affetmenin en gerçekçi halidir. Affetmek barışmak da değildir. Barışma iki kişilik bir iştir: güven, sorumluluk ve davranış değişikliği ister. Affetme ise tek kişilik olabilir. Birini affedip bir daha hiç görmemek mümkündür. Bu ayrım yapılmadığında "affet" aslında "barış" demiş olur. Kişiden tek başına yapamayacağı bir şey istenir.
Ayrım kimin affedildiğine göre de değişir. Artık hayatınızda olmayan birini affetmek tamamen içseldir, bir eşi affetmek ilişkiyi sürdürme kararıyla iç içe geçer, bir ebeveyni affetmek ikisinin arasında durur. Bu karışıklık giderilmediğinde "affet" şunu söylemiş olur: devam et, görmezden gel, hiçbir şey olmamış gibi davran.
Peki affetmek nedir? En dar tanımıyla: yapılan şeyi yapan kişiden ayırabilmek ve o kişiyi artık kendi hayatınızın belirleyicisi olarak taşımamak. Olan şey yerinde durur, yanlış olmaya da devam eder. Küçülen şey, o kişinin bugününüzü ne kadar belirlediğidir.
Affetme Her Zaman İyileştirmez
Affetmenin her koşulda iyileştirdiği yaygın bir inançtır, ama araştırmalar bunun her durumda doğru olmadığını gösteriyor. James McNulty'nin yeni evli çiftlerle yürüttüğü dört yıllık izlem çalışması çarpıcıdır: partnerini affetmeye daha eğilimli olanların eşlerinde psikolojik ve fiziksel saldırganlık yıllar içinde azalmamış, aynı düzeyde kalmıştır. Daha az affedici olanların eşlerinde ise gerilemiştir (McNulty, 2011). McNulty'nin yorumu şudur: affetme, davranışı yapan kişiyi sonuçlarıyla karşılaşmaktan koruduğunda, o davranışın tekrarını kolaylaştırabilir.
Bu bulgu her duruma uymaz, çalışma süren evlilikler üzerinedir. Söylediği şey şudur: ilişki sürüyorsa ve zarar devam ediyorsa, affetme iyileşmenin değil sürdürmenin aracı olabilir. "Affet ve devam et" öğüdü kimi durumda tam olarak devam etmemesi gereken şeyin devamını sağlar. Affetmenin yük azalttığı koşullar da vardır. Zarar bitmişse, yani ilişki sona ermiş ya da davranış durmuşsa, affetme kimseyi sonucundan korumaz, yalnızca kişinin iç dünyasını ilgilendirir ve orada hafifletir. Karşı taraf sorumluluk almışsa bir onarımın parçası olur. En önemlisi de kişinin bunu bir öğüt yüzünden değil, kendi iç gidişatı oraya vardığı için istemesidir. Böyle bir affetme çaba gerektirmez, bir sabah o kişiyi düşündüğünüzde eski sıkışmanın orada olmadığını fark etmektir.
Bu koşulların ortak noktası şudur: affetme bir başlangıç değil, bir varış noktasıdır. Affetmeyi öneren kişi daima haksız değildir. Dışarıdaki göz, kişinin göremediğini görebilir: öfkenin artık koruyucu olmaktan çıkıp hapsedici hale geldiğini. Sorun uyarının kendisinde değil, emre dönüşmesindedir: biri bir gözlem sunar, diğeri bir takvim dayatır.
Asıl Affedilemeyen Kişi
Seans odasında en sık duyduğum şey, insanların bir başkasını değil kendilerini affedemiyor olmasıdır. Neden o kadar sustuklarını, neden erken fark etmediklerini, neden hala atlatamadıklarını. Affetme baskısının en sessiz sonucu burada görünür. Kişiye affetmesi söylenir, affedemez ve elinde iki yük kalır: yaşadığı şey, bir de onu doğru biçimde taşıyamamış olmak. Baskı dışarıdan gelir, suçluluk içeride birikir.
Oysa orada yapılması gereken ilk şey affetmek değil, öfkeye yer açmaktır. Affedilmemiş öfke bir arıza değildir, bir sınırın çiğnendiğini söyleyen bir bilgidir. O bilgi duyulmadan alınan affetme kararı bir süre sonra geri döner. Affetme bir zorunluluk olmaktan çıktığında insanlar kimi zaman kendiliğinden oraya yaklaşır. Zorlandığında ise kişi, affedemediği için bir de kendini affetmek zorunda kalır.
Affetmeden de İyileşmek
İlk adım, affetmeyi bir hedef olmaktan çıkarmaktır. İyileşmenin ölçüsü affetmek değildir, o olayın hayatınızdaki yerinin küçülmesidir. Bu küçülme affetmeyle de olur, affetmeden de. İkincisi, öfkeye önce yer açmaktır. Öfkeyi atlayarak affetmeye geçmek, henüz okunmamış bir mektubu yırtmaya benzer. Üçüncüsü, baskıyı kimin yaptığını fark etmektir. Bu baskı sıklıkla olayda zarar görmemiş birinden gelir: bir yakından, bir arkadaştan. O kişi kötü niyetli değildir, sizin acınızı taşımakta zorlanmaktadır. Ama affetme kararı onun değildir. Kısa bir karşılık yeter: "Şu an bunu konuşmak istemiyorum." Israr ederse: "Buna kendim karar vereceğim."
Bir de şu: zarar hala sürüyorsa gereken şey affetme değil, destektir. Bunu aramak affedememenin işareti değildir.
Son Söz
Affetmek güzel bir şeydir. Arendt haklıdır: insanı geçmişe çivilenmekten kurtaran, yeniden başlamasını mümkün kılan bir kapasitedir. Ama bir şeyin güzel olması, onun herkesten, her durumda ve belirli bir takvimde beklenebileceği anlamına gelmez. "Affet, geçmişte kaldı" cümlesi geçmişi geride bırakmaz, yalnızca onun konuşulmasını bitirir. Bir şeyin konuşulmasının bitmesi ise geçmesiyle aynı şey değildir. Baştaki sofrada oturan kişiye söylenebilecek en iyi cümle "affet artık" değildi. Şuydu: "Affetsen de affetmesen de bu hikayede haklısın." Çünkü affetme, insanın kendi hayatına geri dönmesinin bazen sonucudur, hiçbir zaman ön koşulu değil.
Kaynakça
- Arendt, H. (2003). İnsanlık Durumu (B. S. Şener, Çev.). İletişim Yayınları.
- Derrida, J. (2001). On cosmopolitanism and forgiveness (M. Dooley & M. Hughes, Trans.). Routledge.
- Jankélévitch, V. (1996). Should we pardon them? (A. Hobart, Trans.). Critical Inquiry, 22(3), 552–572.
- Jankélévitch, V. (2005). Forgiveness (A. Kelley, Trans.). University of Chicago Press.
- McNulty, J. K. (2011). The dark side of forgiveness: The tendency to forgive predicts continued psychological and physical aggression in marriage. Personality and Social Psychology Bulletin, 37(6), 770–783.
- Nietzsche, F. (2015). Ahlakın Soykütüğü Üstüne (A. İnam, Çev.). Say Yayınları.
- Strawson, P. F. (1962). Freedom and resentment. Proceedings of the British Academy, 48, 187–211.
- Worthington, E. L., Witvliet, C. V. O., Pietrini, P., & Miller, A. J. (2007). Forgiveness, health, and well-being: A review of evidence for emotional versus decisional forgiveness, dispositional forgivingness, and reduced unforgiveness. Journal of Behavioral Medicine, 30(4), 291–302.



