Perdesi İnmeyen Tragedya
Sahne Hiç Boşalmadı
1757 yılının Mart ayında Paris'te Damiens adlı bir adam, Kral XV. Louis'ye bıçak çektiği için Grève Meydanı'nda saatler süren bir işkenceyle idam edildi. Michel Foucault, Hapishanenin Doğuşu'nu bu sahneyle açar ve bize unuttuğumuz bir şeyi hatırlatır: Darağacı her zaman bir sahneydi. Kalabalık seyirciydi, cellat oyuncu, mahkûm ise istemeden başrole itilmiş biri. Ceza, toplumun kendi kendine oynadığı bir oyundu. Sonra o sahne söküldü. Ceza duvarların arkasına, koğuşlara, dosyalara çekildi. Modern insan, meydandaki o ilkel iştahın tarihte kaldığını sandı. Kalmadı. Yalnızca küçüldü ve cebimize girdi. Bugün sabah kahvesini içen biri, başparmağının tek bir hareketiyle hiç tanımadığı bir insanın taşlanmasına katılabiliyor. Meydan altı inçlik bir ekran; taş bir alıntı paylaşımı; idam fermanı bir etiket. Ve bütün bunlar, tıpkı eskisi gibi, bir arınma vaadiyle sunuluyor: Kötüyü teşhir edersek temizleniriz. Bu yazıda hem bir psikolog hem bir tiyatrocu olarak tek bir şeyi iddia edeceğim: Dijital linç bir tragedya değil, tragedyanın parodisidir. Ve parodiler arındırmaz; yalnızca tekrar eder.
Taşı Atan El, Aynaya Bakmayan Göz
Freud'un yansıtma dediği mekanizma basittir ama acımasızdır: Kendimizde taşıyamadığımızı dışarıya, bir başkasına yükleriz. Kıskançlığımız, kabalığımız, bir zamanlar söyleyip unutulmasını dilediğimiz o cümle... Hepsi, ekranda beliren "suçlu"nun yüzünde birden görünür hale gelir. Ona duyduğumuz öfkenin şiddeti çoğu zaman suçun büyüklüğüyle değil, içimizde ona ne kadar benzeyen bir şey taşıdığımızla orantılıdır. René Girard bunu bir adım öteye taşır. Ona göre toplumlar, biriken iç gerilimi bir günah keçisinde boşaltarak ayakta kalır. Ama Girard'ın en sarsıcı tespiti şudur: Günah keçisi mekanizması ancak kalabalık ne yaptığını bilmediği sürece işler. Linç eden, kendini linççi olarak değil, adaletin hizmetkârı olarak görmek zorundadır. Kendi şiddetini fark ettiği an büyü bozulur. Dijital kalabalığın açmazı tam da burada: Bilmemek için durmadan konuşmak zorunda. Her yeni paylaşım "ben haklı taraftayım" cümlesinin bir tekrarıdır; çünkü susmak düşünmek demektir, düşünmek de aynaya bakmak.
Kalabalığın Yüzü Yoktur
Gustave Le Bon, kalabalık içinde bireyin aklının eridiğini ve yerine ilkel, bulaşıcı bir duygusallığın geçtiğini yazdığında henüz telgraf çağındaydı. Bugünün sosyal psikolojisi Le Bon'un sezgisini korurken abartısını düzeltiyor: Kalabalık insanı kendiliğinden vahşileştirmez; insanın kişisel kimliğini grubun normlarıyla değiş tokuş etmesine yol açar. Yani mesele kalabalıkta kendimizi kaybetmemiz değil, kalabalığın bize hazır bir benlik vermesidir. Dijital kalabalığın normu ise bellidir: Öfke ödüllendirilir. William Brady, Molly Crockett ve arkadaşlarının çalışmaları, ahlaki öfke içeren paylaşımların daha fazla etkileşim aldığını, bu ödülü alan kullanıcıların da zamanla daha öfkeli yazmaya başladığını gösterdi. Başka bir deyişle algoritma vicdanı eğitmiyor; vicdanın en gürültülü taklidini yetiştiriyor. Böylece tuhaf bir enflasyon doğuyor. Freud'un süperegosu eskiden içimizde oturan sert bir yargıçtı. Şimdi o yargıç dışarı taşmış, çoğalmış, herkesin elinde birer tokmak. Ama dikkat: İçimizdeki yargıç bizi yargılardı. Dışarı taşan yargıç ise yalnızca başkalarını. Bu ahlakın büyümesi değil, ahlakın yön değiştirmesidir. Vicdan bir ayna olmaktan çıkıp bir projektöre dönüşüyor.
Boşaltmak Arındırmaz
Burada belki de en şaşırtıcı bilgiyi paylaşmalıyım: Psikoloji, "öfkeni dışa vurursan rahatlarsın" fikrini test etti ve büyük ölçüde çürüttü. Brad Bushman'ın 2002'deki deneyinde, kendilerini aşağılayan kişiyi düşünerek kum torbasını yumruklayan katılımcılar rahatlamadı; tam tersine, ardından daha saldırgan davrandılar. Hiçbir şey yapmadan oturanlar, öfkesini "boşaltanlardan" daha sakin çıktı. Öfke bir buhar kazanı değildir ki vanayı açınca basınç düşsün. Öfke daha çok bir kas gibidir: Çalıştırdıkça güçlenir. Dijital linç, milyonlarca insanın aynı anda katıldığı devasa bir kum torbası seansıdır. Ertesi sabah kimse daha hafif uyanmaz; yalnızca yeni bir torba aranır. Beynin ödül sistemi de bu döngüyü besler. Dopamin sanıldığı gibi bir "mutluluk maddesi" değil, bir beklenti sinyalidir; bizi bir sonraki ödülün peşine düşürür. Bu yüzden linçten geriye kalan şey tatmin değil, açlıktır. Doyurmaz, iştah açar.
Aristoteles'in Unutulan Yarısı
Peki gerçek katarsis neydi? Aristoteles Poetika'da tragedyanın acıma ve korku uyandırarak bu duygulardan arınma sağladığını söyler. Herkes "arınma" kelimesini hatırlar; çok az kişi "acıma"yı. Oysa her şey o kelimede saklı. Seyirci Oidipus'a bakarken onun suçlu olduğunu bilir: Babasını öldürmüş, annesiyle evlenmiştir. Ama tragedya bizi onu taşlamaya değil, ona acımaya çağırır. Korku da buradan doğar: Bu benim de başıma gelebilirdi. Ben de kör olabilirdim. Ben de kendi hikâyemin bilmediğim bir köşesinde suçlu olabilirim. Katarsis, suçluyla aramızdaki mesafenin kapandığı o titrek andır. Dijital linç bu iki duyguyu tersine çevirir. Acımanın yerine tiksinti koyar, korkunun yerine üstünlük. "O benim gibi değil" cümlesi linçin ilk ve vazgeçilmez kuralıdır. Hedefle özdeşleşmek yasaktır; çünkü özdeşleşmek, taşı elden düşürmek demektir. Bir oyun yazarı olarak bildiğim bir şey daha var: Tragedyanın bir sonu vardır. Perde iner, ışıklar yanar, seyirci dışarı çıkar ve sokakta, kendi hayatında, gördüğüyle baş başa kalır. Arınma o sessizlikte, o eve dönüş yolunda gerçekleşir. Dijital sahnede ise perde hiç inmez. Bir oyun bitmeden öteki başlar; seyirci hiç sokağa çıkmaz, hiç kendisiyle yalnız kalmaz. Ve kendisiyle yalnız kalamayan insan arınamaz.
Taşı Bırakmak
Dijital meydanın bize sattığı şey ucuz bir adalettir: Bedeli yok, riski yok, düşünmeyi gerektirmiyor. Ama her ucuz şey gibi gizli bir faturası var. Bugün başkasına attığımız taşın gölgesinde, yarın kendi geçmişimizden bir cümlenin, bir fotoğrafın, bir hatanın gün yüzüne çıkması korkusuyla yaşıyoruz. Herkesi yargılayan toplum, aslında herkesin sanık olduğu toplumdur. Daha ahlaklı değil, daha tedirgin; daha adil değil, daha yalnız. Eski cezaların bile bir süresi vardı. Teşhir direğine bağlanan kişi akşam olunca çözülür, köy meydanında utandırılan ertesi gün tarlasına dönerdi. Hawthorne'un Hester Prynne'i göğsündeki kızıl harfi yıllarca öyle bir onurla taşıdı ki kasaba sonunda o harfi bambaşka bir anlamla okumaya başladı. Utancın bile bir hikâyesi, bir dönüşüm ihtimali vardı. Dijital teşhir direği ise kimseyi çözmez. Bir ekran görüntüsü, işlenen hatadan çok daha uzun yaşar; arama motoru bir insanın en kötü gününü adının hemen yanına çiviler ve orada bırakır. Gazeteci Jon Ronson, internette linç edilmiş insanların izini sürdüğü kitabında, tek bir paylaşım yüzünden işini kaybeden, aylarca kapı dışarı çıkamayan, adını arama sonuçlarından silmek için uğraşan insanlarla karşılaşır; hayatları bir cümlenin öncesi ve sonrası diye ikiye bölünmüştür. Psikoloji bize affetmenin yalnızca affedilen için değil, affeden ve onu kapsayan topluluk için de bir onarım olduğunu öğretir. Suçlunun geri dönebileceği bir kapı bırakmayan topluluk, kendi üyelerine de sessizce şunu fısıldar: Bir kez düşersen sonsuza dek düşersin. İşte bu yüzden ekranın başındaki herkes biraz tetikte, biraz yaralıdır; taşı atarken bile bir gün aynı taşın kendine döneceğini sezer. Unutmayı bilmeyen bir kalabalık bağışlamayı da bilemez. Ve bağışlamanın olmadığı yerde ceza adalet olmaktan çıkıp bitmeyen bir sürgüne dönüşür. O eski sahneyi hatırlayın: Zina ettiği için taşlanmak üzere ortaya çıkarılan kadın ve etrafındaki kalabalık. "Aranızda günahsız olan ilk taşı atsın" sözünden sonra kalabalık dağılır. Ama metinde çoğu zaman gözden kaçan bir ayrıntı vardır: En yaşlılardan başlayarak dağılırlar. Belki de en uzun yaşamış olanlar, kendi karanlıklarını en iyi tanıyanlardı. Gerçek katarsis ekranda değil, o geri çekilişte başlar. Taşı atmakta değil, taşı bırakıp kendi elimize bakmakta. Çünkü arınma, başkasının yüzünde kendi kirimizi yok etmek değil; o kiri kendi yüzümüzde tanıyabilme cesaretidir. Perdeyi indirmek bizim elimizde.
Kaynakça
- Kaynakça Aristoteles. (Ö. 4. yy.). Poetika. (Çeşitli Türkçe çevirileri mevcuttur.)
- Berridge, K. C., & Robinson, T. E. (1998). What is the role of dopamine in reward: Hedonic impact, reward learning, or incentive salience? Brain Research Reviews, 28(3), 309–369.
- Brady, W. J., McLoughlin, K., Doan, T. N., & Crockett, M. J. (2021). How social learning amplifies moral outrage expression in online social networks. Science Advances, 7(33), eabe5641.
- Brady, W. J., Wills, J. A., Jost, J. T., Tucker, J. A., & Van Bavel, J. J. (2017). Emotion shapes the diffusion of moralized content in social networks. Proceedings of the National Academy of Sciences, 114(28), 7313–7318.
- Bushman, B. J. (2002). Does venting anger feed or extinguish the flame? Catharsis, rumination, distraction, anger, and aggressive responding. Personality and Social Psychology Bulletin, 28(6), 724–731.
- Crockett, M. J. (2017). Moral outrage in the digital age. Nature Human Behaviour, 1(11), 769–771.
- Foucault, M. (1975). Surveiller et punir: Naissance de la prison. Gallimard. [Türkçesi: Hapishanenin Doğuşu, çev. M. A. Kılıçbay, İmge Kitabevi.]
- Freud, S. (1921). Massenpsychologie und Ich-Analyse. [Türkçesi: Kitle Psikolojisi ve Ego Analizi.]
- Freud, S. (1923). Das Ich und das Es. [Türkçesi: Ego ve İd.]
- Girard, R. (1972). La violence et le sacré. Grasset.
- Girard, R. (1982). Le bouc émissaire. Grasset. [Türkçesi: Günah Keçisi.] Le Bon, G. (1895). Psychologie des foules. [Türkçesi: Kitleler Psikolojisi.]
- Reicher, S. D., Spears, R., & Postmes, T. (1995). A social identity model of deindividuation phenomena. European Review of Social Psychology, 6(1), 161–198.
- Schultz, W., Dayan, P., & Montague, P. R. (1997). A neural substrate of prediction and reward. Science, 275(5306), 1593–1599. Kitab-ı Mukaddes, Yuhanna 8:1–11.



